Güzel Ahlak, Edep ve Haya

Aldanmanın Kınanması

sponsor

Halleri ve işleri düzene koyan, anları ve uzun çağları yürüten, vakitleri ve asırları art arda getiren, sura üfürülme sırasında selamet ve yok olma meşieti, hüzün ve sevinç iradesi, kırma ve onarma hikmeti vasıtasıyla suretleri (bedenleri) neşe ve felaket hükmüne iade edecek olan, deliller arasında şüpheleri açıp yaydıktan sonra aşığı saçarak aklı, kişi tökezlemeden önce “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın” diye haykıran bir nasihatçi olarak tayin eden Allah’a hamd olsun.

Günler ve aylar devam ettiği müddetçe O’na hamd ederim. Söyleyenini karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir şahitlikle O’nun bir olduğuna şahitlik ederim. Hz. Muhammed’in Onun kulu ve elçisi olduğuna, şeytan tuzakları ve aldanmayı süslü göstermişken yüce Allah’ın onu göndermekle gerçeği ortaya koyup sahteyi meydana çıkardığına, şeriatının gündüzü sayesinde bütün gecelerin karanlığını giderdiğine şahitlik ederim. Allah ona, ona biat edip uyanlara haşir ve huzueda toplanma gününe kadar salat eylesin.

Kuşkusuz saadetin anahtarı uyanık ve bilinçli olmak, şekavetin ve bahtsızlığın kaynağı ise aldanmak ve gafil olmaktır. İman ve marifetten daha büyük bir nimet yoktur. Bunlara ise ancak basiret nuruyla ulaşılabilir. Küfür ve masiyetten daha büyük bir afet yoktur. Bunların sebebi ise cehaletin karanlığından dolayı kalbin kör olmasıdır. Uyanık olanların kalpleri, içinde lamba bulunan bir kovuğa benzer. Aldanmış olanların kalpleri de dalgalı bir denizdeki karanlıklar gibidir.

Aldanmanın Sebebi

Aldanmanın, bahtsızlığın başı ve ana sebebi ve helakin membaı olduğu bilindiği zaman aldanmanın nasıl meydana geldiği, ne şekilde cereyan ettiği ve müridin sakınabilmesi için en çok hangi şeylerde aldanmanın meydana geldiğinin açıklanması gerekir.

Aldananlar birçok gruba ayrılmıştır ve halleri farklı farklıdır. Kimisi, camileri haram yollardan elde edilen parayla süsleyenler gibi kötülüğü iyilik zanneder. Kimisi, amacı insanların gözüne girmek ve nam sahibi olmak olan vaiz gibi kendisi için yaptığı şeyle yüce Allah için yaptığı şeyi birbirinden ayırmaz. Kimisi, sadece ibadetle meşgul olup ailesi para kazanmaya çalışmayan kişi gibi farzı bırakıp nafile ibadetle uğraşır. Kimisi de okuduğu ayetin ne demek istediğini anlamaya çalışmak yerine harflerin mahreçlerini düzeltmeye uğraşan kişi örneğinde olduğu gibi öz yerine kabukla meşgul olur.

Aldanmanın kınanması hususunda yüce Allah’ın şu sözleri yeterlidir: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın” (Lokman, 31/33); “Kuruntular sizi aldattı.” (Hadid, 57/14) Hz. Peygamber (s.a.v) de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Akıllı olan kişi nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz ise nefsinin arzusuna uyup Allah’tan birtakım isteklerde bulunan kişidir.”

İlmin fazileti ve cahilliğin kınanması babında varit olan her söz aldanmanın kınanmış olduğunun bir delilidir. Çünkü aldanma, cahilliğin bir çeşididir. Şöyle ki, cahillik bir şeye inanıp onu gerçekte olduğunun tam aksi olarak görmektir. Aldanma da bir cahliktir. Ancak her cahillik aldanma değildir. Aksine, aldanma da özel olarak bir aldanılan, bir de aldanmaya vesile olan şeyin varlığı gerekir. İnsan, arzusuna uygun gelen bir şeye inandığında ve cahilliği gerektiren sebep de bir delil olduğu zannedilen fasit bir şüphe ve hayal olduğu zaman bundan ortaya çıkan cahillik “aldanma” adını alır. Aldanma, nefsin şeytandan gelen bir şüphe ve hile ile arzuya uygun olan ve mizacın meylettiği şeyi benimseyip kabul etmesidir. Aldanmanın farklı dereceleri vardır.

Aldanmanın Dereceleri

Kafirlerden kimisi dünyaya aldanarak şöyle der: Peşin olan, veresiyeden daha iyidir. Burada dünya peşin, ahiret ise veresiyedir. Kimisi de dünya zevklerinin kesin, ahiret zevklerinin ise şüpheli olduğunu iddia edip kesin olanın şüpheliden daha iyi olduğunu söyler.

Bu aldanma tevhid delilini ve Resulullah (s.a.v)’in doğruluğunu araştırıp incelemekle tedavi edilir. Böyle yapıldığında Resulullah (s.a.v)’in ahiretin daha hayırlı olduğuna dair vermiş olduğu haberin doğruluğu kesinleşir.

Kimisinin “Peşin olan veresiyeden daha iyidir.” şeklindeki sözüne gelince, bu bir aklı karıştırma yöntemidir. Çünkü peşin, veresiyenin dengi olsa o zaman peşin daha iyidir. Peşin veresiyeden daha az olsa veresiye daha iyi olur. Bundan dolayı, bu sözü söyleyen kafir yapmış olduğu ticarette daha sonra on dirhem almak üzere bir dirhem peşin vermiştir. Bu durumda “Peşin olan veresiyeden daha iyidir.” diyemez ve gelecekte başına gelecek bir hastalığın vereceği acıdan korkarak lezzetli yiyecekleri yemekten vazgeçemez. Bilindiği üzere ahiret hayatına göre insan ömrü milyonda bir bile değildir. Hal böyle olunca nefis nasıl olur da ahiretle bağlantısını kesebilir. Aksine, kişi sonsuz sayıda ve asla bitmeyecek olanı almak için değersiz bir şeyi bırakır. “Peşin olan veresiyeden daha iyidir.” diyen kimsenin sözü, veresiye olan şey peşin olana denk olduğunda doğru olur.

“Kesin olan şüpheliden daha iyidir.” sözünde ise dünya “kesin” diye nitelendirilmiştir. Biz, onu bırakmakla bıraktığından çok daha iyisini bulacağı ümidiyle şüpheli şey uğruna kesin olanı bırakan veya yiyecek olduğunu yemekten korkan nice kimseler gördük! Kuşkusuz tüccar yapmış olduğu alışverişte kesin bilgi sahibidir ama kar edip etmeyeceği şüphelidir. Fıkıhla uğraşan kişi de yaptığı içtihad konusunda kesin bilgi sahibidir ama ilim rütbesine erişip erişmeyeceği hususunda şüphe duyar. Hasta, iyileşip iyileşmeyeceği şüpheli olmasına rağmen acı ilacı içer. Sonra azim, ittifakla akıllı olanların tuttuğu yoldur. Bütün bunlar şüphe sebebiyle kesin olanı terk etmektir. Ahiretten şüphe eden kişinin azmi, kendisine yasaklanmış olan şeylerden ömrü boyunca uzak durma yönünde olmalıdır. Dünya ömrü, ahiret günlerine nispetle çok azdır. Ahiret vaadi doğru değilse pek kısa olan dünya hayatında elde edeceği zevkleri kaçırmış olur. Ama doğruysa cehennem azabına kimse dayanamaz! Ebu’l- Ala’nın söylediği şu şiir bu kabildendir:

Müneccim ve tabip; ikisi birden dediler ki,

∟ Ölüler tekrar dirilmeyecek! Onlara dedim ki,

∟ Bu sözünüz doğruysa bir şey kaybetmem ben,

∟ Benim sözüm doğruysa siz olursunuz kaybeden!

Bu, “Kesin olan şüpheliden daha iyidir.” sözüyle itiraz edeni susturma maksadıyla verilmiş bir cevaptı. Yoksa ahiret hayatı zaten kesindir. Ahiret hayatının kesin olduğu bilgisi, olağanüstü mucizeler göstererek ahiret hayatının varlığını haber veren Resulullah (s.a.v)’in doğru söylediğini düşünmekle elde edilir.

Akideleri sağlam olmakla birlikte masiyet ve günah kirine bulanmış olanlar, bu aldanış konusunda kafirlere iştirak etmişlerdir. Çünkü dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir. İmanlarının onları ebedi olarak azap görmekten kurtarması yönünden durumları kafirlere nazaran daha iyidir.

Kafir bazen “Eğer yeniden diriliş varsa ben daha güzel şeylere kavuşurum.” diyerek aldanır. Tıpkı şu sözü söyleyenin durumunda olduğu gibi: “Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki orada bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.” (Kehf, 18/36); “Muhakkak bana mal ve evlat verilecek.” (Meryem, 19/77) Bu aldanmanın sebebi, dünya nimetlerine garkolduklarını ve azabın kendilerinden uzak olduğunu görmeleridir. Onlar ahiretteki hallerini dünya ile kıyaslayarak kendilerine yapılan ihsanın sevildiklerini gösterdiğini zannetmişlerdir. “Allah bizi sevmemiş olsaydı bize bir şey vermezdi, geçmişte ihsanda bulunan gelecekte de ihsan eder” diyerek kendilerini teselli etmişlerdir. Oysa onlar kendilerine verilen nimetlerin onlar için olmadığını bilmiş olsalardı bu sözü söylemezlerdi. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “İnkar edenler sanmasınlar ki kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz!” (Al-i İmran, 3/178)

Müminin dünya hayatında elde edemediği nimetler ise onun için bir korunmadır. Yüce Allah’ın şu kavli bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde, Rabbim bana ikram etti, der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise, Rabbim beni önemsemedi, der. Hayır, asla böyle değil!” (Fecr, 89/15-17) Yani, bu durum ne nimet verilenlerin Allah katında değerli olduğunu ne de nimet verilmeyenlerin değersiz ve önemsiz olduğunu gösterir.

Bu aldanmanın ilacı, Allah katında değerli ve değersiz olmanın işaretlerini bilmektir. Asilerin “Allah cömerttir, biz O’nun affına güveniyor ve tevhidi vesile edinerek yardımını diliyoruz.” diyerek aldanmaları bu türdendir. Bazen de asiller gibi, atalarının salih olmaları ve bir insanı seven, onun çocuklarını da sever, yüce Allah babalarımızı seviyordu, diye kıyas etmeleri sebebiyle aldanırlar. Oysa bunları söyleyenler, Nuh (a.s) oğlunu gemiye bindirmek istediğinde kendisine “O asla senin ailenden değil.”(Hud, 11/46) diye vahiy geldiğini, Hz. İbrahim’in, babasının bağışlanmasını dilemesinin ona bir fayda sağlamadığını ve Hz. Muhammed(s.a.s.)’in annesi hakkındaki şefaatinin ona bir faydasının olmadığını unutmuşlardır. Yüce Allah sadece kendisine itaat edenleri sever. Eğer asi bir çocuğun babası itaatkar biriyse çocuğunun isyankarlığından dolayı babaya buğzedilmez. Aynı şekilde, babanın itaatkar olması da çocuğunun Allah tarafından sevilmesini gerektirmez. Babasının takva sahibi olması sayesinde kurtulacağını zanneden kişi babasının yemesiyle doyacağını zanneden gence benzer. Takvalı olmak farz-ı ayındır (başkasının yapmasıyla diğerinden sakıt olmaz).

Onların “Allah cömerttir.” şeklindeki sözleri doğrudur. Ancak şeytanlar bu sözle onları tuzağa düşürür. Resulullah (s.a.v)’in şu sözü bunu ortaya koymaktadır: “Aciz ise nefsinin arzusuna uyup Allah’tan birtakım isteklerde bulunan kişidir.”

Onların ümide sarılmalarına gelince, elbette ümit beslemek için birtakım sebepler vardır. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki iman edenler, hicret edip Allah yolunda cihat edenler var ya işte onlar Allah’ın rahmetini ümit ederler.” (Bakara, 2/218) Yüce Allah burada ümidin ancak sözü edilen insanlara yaraştığını açıklamaktadır. Birtakım kapları tamir etmesi için kiralanan ustanın onları kırdığı takdirde ücret almayı ümit etmesi doğru olur mu?

Alimler şöyle söylemişlerdir: “Bir şeyi ümit eden kimse onu arar. Bir şeyden korkan kimse ondan kaçar.” Evlenmeyen kişi nasıl olur da çocuk sahibi olmayı umabilir? Tövbe edip de affedilmeyi ümit eden kişinin bu ümidi sahihdir.

Fakat günah işlemeye devam ettiği halde bağışlanmayı ümit eden kimse aldanmıştır.

Bu durumda olan kişi bilsin ki yüce Allah, engin rahmet sahibi olmakla birlikte azabı da şiddetli olandır. İnkarlarının kendisine bir zararı olmadığı halde yüce Allah kafirlerin cehennemde ebedi kalmalarına hükmetmiş, onları izale etmeye kadir olduğu halde dünyada birçok kuluna hastalıkları ve mihnetleri musallat etmiş, sonra da bizi azabına karşı korkutmuştur. Bu durumda nasıl olur da korkmayız! Korku ve ümit kişiyi amele sevk eden iki saiktir. Kişiyi amele sevk etmeyen her şey sadece bir aldanmadır.

Halkın çoğunun beslediği ümidin, onları temmelliğe ve günah işlemeyi yeğlemeye teşvik etmesi bu gerçeği açıklamaktadır. Bu da söz konusu ümidin bir aldanmadan ibaret olduğunu gösterir. Hicretin ilk asrında yaşayanların amel ettikleri halde korku içinde olmalarına rağmen bu asırda yaşayanların amel konusunda ihmalkar oldukları halde kendilerini güvende hissedip huzur içinde yaşamaları şaşılacak bir şeydir! Onların, Allah’ın cömertliği ve keremi konusunda peygamberlerin ve selef-i salihin bilmedikleri şeyi bildiklerini görürsün! Madem ki bu kerem sadece temenni etmekle elde edilebiliyordu o zaman onlar neden onca ibadet yapıp yoruldular ve çok fazla ağladılar? Yüce Allah, kitap ehlini “Şu değersiz dünya malını alıp nasıl olsa bağışlanacağız, diyorlar.” (A’raf, 7/169) kavliyle bu hallerinden dolayı kınamıyor mu?

FASIL

Birtakım ibadetleri ve günahları olmakla birlikte günahları ibadetlerinden daha fazla olmasına rağmen iyiliklerinin ağır basacağını zanneden bazı insanların içine düştükleri aldanma durumu da yukarıdaki aldanmaya yakındır. Onlardan kimisi birkaç dirhem sadaka verir ama öte yandan gasp yoluyla bundan kat kat fazlasını elde eder. Verdiği sadaka bile gaspettiği paradan olduğu halde kalkıp bir de o sadakaya güvenir! Böyle birisi, terazinin bir kefesine bir, diğer kefesine bin dirhem koyup sonra da bir dirhemin bin dirheme ağır basmasını ümit eden adama benzer.

Kimisi de vardır ki ibadet ve taatlerinin günahlarından daha fazla ezberinde tuttuğu halde kötülüklerini hesap etmeyip günahlarını gözden geçirmemektir. Tıpkı günde yüz kere Allah’a istiğfar edip O’nu tespih eden, sonra da Müslümanların gıybetini yapıp gün boyuca Allah’ın hoşlanmadığı sözleri söyleyen kimse gibi… Bu örnekteki adam, istiğfarın ve tesbihin faziletlerine bakıp gıybetin ve söylenmesi yasak olan sözlerin gerektirdiği cezayı görmez.

FASIL

Çoğu zaman aldanma şu dört grup insan hakkında vaki olur: Alimler, abidler, sufiler, zenginler.

► Birinci grubu oluşturan alimlere gelince, onların aldanmış olanları birkaç gruba ayrılır. İçlerinden bir grup, şer’i ve akli ilimlerde derinleşip onlarla uğraşmışlar uzuvlarını kontrol edip onları günahtan korumayı ve taat yapmaya zorlamayı ihmal etmişlerdir. İlimlerine aldanıp Allah katında mevki sahibi olduklarını, ilimde ulaştıkları seviyeden dolayı Allah’ın onlara azap etmeyeceğini ve hatta halka şefaatçi olmalarını kabul edeceğini zannetmişlerdir.

Böyleleri basiret gözüyle bakmış olsalar muamele ilminin ancak amel edilmesi için murad edildiğini ve amel olmasa hiçbir değerinin olmayacağını anlarlardı. Bu kişi, kendisinde ancak uzman tabiplerin bildiği ve birçok maddeden yapılmış bir ilaçla tedavi edilebilecek bir hastalık bulunan adama benzer. Bu adam uzman bir tabip arayıp bulur. Tabip ona ilacın nasıl yapılacağını öğretir, ilaç hammaddelerini nerede bulacağını, miktarlarını ve nasıl terkip edileceğini açıklar, sonra da bir reçete yazıp evine döner. Hasta adam yazılan reçeteyi tekrar tekrar okuyup hastalara öğretmeye başlar ama kendisi o ilacı içmez. Bunun onun hastalığına bir faydası olur mu? Heyhat! Yazılan reçetedeki ilacı kullanmadığı ve ilacın acılığına katlanmadığı sürece bir fayda görmesi mümkün değildir. Bunları yapmış olsa bile şifa bulma konusunda risk vardır. Taatler hakkında derin bilgiye sahip olduğu halde onlarla amel etmeyen, neyin günah olduğunu bildiği halde onlar dan kaçınmayan ve kınanmış huyları tanıdığı halde nefsini onlardan arındırmayan fakihin durumu da buna benzer. Çünkü yüce Allah “Nefsini nasıl arındıracağını öğrenen kurtulmuştur.” demeyip “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 91/9) buyurmaktadır. Eğer şeytan ona ilmin faziletlerini sayıp dökmeye kalkarsa ona facir alimler hakkında söylenen şu ayetleri hatırlatsın: “Onun durumu köpeğin durumuna benzer.”(A’raf, 7/176); “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir.”(Cuma, 62/5)

► Marifetullah ilmine sahip olduğunu iddia edip sonra da O’nun emirlerini ve koyduğu sınırları ihmal eden kişinin aldanışı çok daha ağırdır. Böyle birisi bir krala hizmet etmek isteyip onu, huylarını ve vasıflarını tanıyan ama sevdiği ve hoşlanmadığı, kızdığı ve razı olduğu şeyleri öğrenmeyen veya bunları öğrenmiş olsa bile kralı kralı kızdıran şeylerle yakın ilişkisi olup onun sevdiği şeyleri yapmakta tembellik eden adama benzer. Kralın hoşlanmadığı her şeye bulaşmış olup sevdiği her şeye karşı tembellik yapan bu adam hal böyleyken ona yakın olmak istemiş ve bilgisiyle onun sevgisini kazanmaya çalışmıştır. Bu adam gerçekten de aldanmıştır. Çünkü bildiği her şeyi bırakıp da kralın sevdiği ve hoşlanmadığı şeyleri öğrenmekle uğraşmış olsaydı istediğini daha çabuk elde edebilirdi.

Böyle birisinin takva konusunda ihmalkar olması ve nefsinin arzusuna uyması, onun marifetullah hususunda isimde kalıp manaya eremediğinin göstergesidir. Çünkü gerçekten Allah’ı tanımış olsaydı O’ndan korkar ve sakınırdı. YÜce Allah’ın hiç aldırmaksızın bütün yarattıklarını helak edebileceği, dilediğine azap edeceği ve bu hususta hiçbir tereddüt göstermeyeceğine dair sıfatlarını bilen kimse O’ndan daha çok korkmaya başlar. Bir mesele karşısında Hasenü’l- Basri’nin vermiş olduğu cevap ne kadar güzeldir! Ona fakihlere muhalefet ettiği söylenince şöyle demiştir: “Şimdiye kadar hiç fakih görmedim. Gerçek fakih yüce Allah’tan korkan adamdır.”

► Diğer bir grup alim ise ilim ve amel konusunda mahir olup zahiri taatlere devam ederek masiyetleri terk etmişler ama kibir, haset, riya, yücelmek isteği, akranlarının başına kötü bir şey gelmesini istemek ve meşhur olma hevesi gibi kınanmış birtakım sıfatları kalplerinden silmek için onları gözden geçirmemişlerdir. Hatta bazıları bunların kınanmış vasıflar olduğunu dahi bilmemiş ve dolayısıyla onlardan kaçınmayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şu sözlerini düşünmemiştir: “Riyanın en düşüğü dahi şirktir.”; “Kalbinde zerre ağırlığınca kibir olan kimse cennete giremez.”; “Haset, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi iyilikleri yer, bitirir.”

Böyleleri, dışlarını süsleyip iç dünyalarını ihmal ederek Hz. Peygamber(s.a.v)’in şu sözünü unutmuşlardır: “Şüphesiz ki Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz. O sadece kalplerinize ve amellerinize bakar.” Onlar amelleri gözetip kalpleri ihmal etmişlerdir. Oysa asıl olan kalptir. Çünkü Allah’ın huzuruna selim bir kalple gelenden başkası kurtuluşa eremez. Bu türden alimler;

Dışı kireç taşıyla sıvanmış, içi pislik dolu olan hela çukuruna, dışı süslenmiş olduğu halde içinde leş olan mezarlara ve dışında kandil yandığı halde içi karanlık olan eve benzerler.

Böylelerine verilecek en güzel örnek, bir tohum eken adamdır. Ektiği tohumdan biten bitkinin yanında, onun gelişmesine engel olan bir yabani ot da bitmiştir. Adama o yabani otları kökünden söküp bitkinin etrafını temizlemesi emredildiği halde otların başlarını ve toprak üstünde kalan saplarını kesip köklerine ilişmez. Bu durumda otların kökleri kuvvet bulup yeniden biter. İşte, masiyetlerin bittiği yer de kalpteki çirkin huylardır. Kalbini bunlardan arındırmayan kimse zahiri ibadetleri ancak birçok afetleriyle birlikte ifa edebilir. Böyleleri , uyuz hastalığına yakalanıp da kendisine cildine katran sürüp ilaç içmesi söylenen adama benzer. Katran sürmek uyuz hastalığının derideki etkisini gidermek, ilaç içmek ise hastalığın içerideki kökünü kazımak içindir. Oysa adam katranı sürmekle yetinip ilaç içmemiş, üstüne üstlük hastalığı kuvvetlendirecek şeyler yemiştir. Bundan dolayı da hastalıktan kurtulamamıştır.

► Diğer bir grup alim ise içerideki bu huyların çirkin ve kınanmış olduğunu bildikleri halde kendilerini beğenmelerinden dolayı söz konusu huylardan uzak olduklarını ve bunlarla sınanmayacak kadar Allah katında değerli olduklarını, söz konusu huylarla ancak avamın sınanacağını zannederler. Sonra üzerlerinde kibir, riyaset ve yücelme isteğine dair gurur belirtileri ortaya çıktığında derler ki, bu kibir değildir! Bu sadece dinin aziz olması, ilmin şerefinin ortaya çıkması ve bidatçilerin burunlarının yere sürtülmesi teğidir. Çünkü be daha adi bir elbise giyip meclisin en alçak yerine oturmuş olsam din düşmanları benimle alay eder ve buna sevinirler. Benim bu zilletim de İslam’ın zilleti olur!

Bu sözleri söyleyen zavallı aldanmış alim, bunları kendisine söyletenin İblis olduğunu unutur. Çünkü Resulullah (s.a.v) ve ashabı tevazu ile hareket ederler, fakirliği ve meskeneti tercih ederlerdi. Bize nakledildiğine göre Ömer b. Hattab (r.a) Şam topraklarına geldiğinde karşısına suyu azalmış bir dere çıkar. Bunun üzerine karşıya geçmek üzere devesinden iner, Ebu Ubeyde (r.a) ona “Sen bugün yeryüzünde yaşayanların gözünde çok büyük bir iş yaptın!” diyerek göğsüne vurup onu geri iter. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) şöyle der: “Ey Ebu Ubeyde, bu sözleri keşke senden başkası söylemiş olsaydı! Sizler insanların en zelili ve en hakiriydiniz, yüce Allah gönderdiği elçi sayesinde sizi aziz eyledi! O’ndan başkasıyla izzet elde etmeyi isterseniz Allah sizi zelil eder.”

Bir başka rivayette anlatıldığına göre Hz. Ömer (r.a) Şam topraklarına geldiğinde devesi üzerinde olduğu halde insanlar onu karşıladılar. Kendisine denildi ki, iri bir ata binseydin insanların önde gelenleri seni karşılamaya gelirlerdi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Dikkat edin! Sizi burada görüyorum ama iş esasında gök tarafından bitirildi! Devemin yolunu açın!

Dinin izzetini değerli giysilerde ve atik atlarda arayan aldanmış adama hayret edilir. Bazen de böyleleri dinin izzetini ipek elbise giysede ararlar. Kimi zaman da hasedinden dolayı akranları hakkında kızıp ileri geri konuşarak bunu Hak için yaptığını zannederler. Alimin bunu Hak için yapıp yapmadığı şöyle anlaşılır: Başka bir alime dil uzatılmış olsa veya bir riyaset makamı hakkında bir başka alimle birileri rekabete girse İslam uğruna kızdığına göre, acaba kendisi için kızdığı gibi buna da kızacak mıdır? Heyhat! Değil böyle yapmak, bu duruma sevinir bile! Böylece yukarıda sözünü ettiğimiz alimin İslam için değil, nefsi için kızmış olduğu ve akranlarına hast ettiği anlaşılır.

Aklına riya düşüncesi gelirse der ki, benim ilim ve amel azhar etmedeki amacım halkın beni örnek alıp dine yönelmeleridir. Eğer kastı buysa insanların kendisine uymalarına sevindiği gibi, başka bir alime uymalarına da sevinir. Eğer amacı halkın düzelip salah bulması ise başka birinin eliyle salah bulmalarına da sevinir. Tıpkı hasta köleleri olup onları tedavi etmek isteyen kişi gibi ki kölelerinin kendi eliyle veya bir başka tabibin eliyle şifa bulup bulmayacağına aldırmaz.

Bazen de bu alim der ki, halk benim sayemde doğruyu bulursa bunun ecrini ben almış olurum ve halkın sözüne değil, yüce Allah’ın vereceği sevaba sevinirim. Oysa Allah onun içinden geçenleri bilmektedir. Şöyle ki, bir peygamber ona ilmini gizlemesinin sevabının, açığa vurmasının sevabından daha çok olduğunu haber vermiş olsa da bir zindana hapsedilip zincire vurulsa riyasetinin ortaya çıktığı ders verme, vaaz etme vb. şeyleri yaptığı yere geri dönmek amacıyla zindanı yıkmak ve zincirleri çözmek için çareler arar.

Sultanın yanına da bu amaçla gider, onun dostluğunu kazanmak ister, onu yücelttip över ve karşısında mütevazı davranır. Zalimler karşısında mütevazı olmanın haram olduğu aklına gelirse o zaman şöyle der: “Benim bunu yapmamdaki amaç bir Müslüman için aracılık yapmak ve başına gelebilecek bir zarara engel olmaktır.” Oysa Allah onun içinde gizlediği asıl amacı bilmektedir. Şöyle ki, akranlarından biri söz konusu sultan tarafından sevilmeye ve sultan onun her Müslüman için yaptığı aracılığı kabul etmeye başlasa ve böylece bütün Müslümanlar zarardan kurtulsalar bu ona ağır gelir. Yalan söyleyip lekelemek suretiyle o alimi sultanın gözünden düşürmenin bir fırsatını yakalasa bunu hemen yapar.

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 163-172

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı