Bilgi Kütüphanesi

Alimlerin Aldanması

Bazı alimlerin aldanmaları o dereceye kadar varır ki halkın malını almakta bir sakınca görmezler. Bunun haram olduğu aklına geldiği zaman der ki bu, sahibi olmayan bir maldır, Müslümanların maslahatları için kullanılabilir ve sen de onların önderlerinden biri olduğundan ihtiyacın kadarını alman caizdir.

Alimlerin Aldanması Üç Hususta Olur

Böylece alim, şu üç hususta bu hileyle aldanır:

1-► “Bu, sahibi olmayan bir maldır.” Oysa bazen malın kimden alındığı bilinir. Çünkü eğer kişi ölmüş ve varisleri hayatta ise olsa olsa mallar karışır ve bilindiği gibi on kişiden yüz dinar gasp edip parayı birbirine karıştıran adamın aldığı para haramdır ama sahibi yoktur denilemez. Bundan dolayı kişilerin paraları birbirine karışmış olsa bile söz konusu on kişi arasında parayı taksim edip her birine on dinar vermesi gerekir.

2-► “Bu mal Müslümanların maslahatları için kullanılabilir ve din senin sayende ayakta durmaktadır.” Bazen böyle düşünen bir alim söz konusu malı kendisi için helal görmekle din deccallarından birisi haline gelir. Çünkü din önderi, ilmiyle amil olan alimdir. Meryem oğlu İsa (a.s) kötü alim hakkında şu örneği vermiştir: “O, vadinin ağzına düşmüş olan büyük bir kayaya benzer. Ne kendisi gelen sudan faydalanır ne de ekinlere doğru akması için suyu salıverir!” Bu devirdeki alimlerin aldanma çeşitleri sayılamayacak kadar çoktur. Zikrettiğimiz kısımlar bunu göstermektedir.

Bir başka grup alim ise sağlam ilme sahip olup uzuvlarını çirkin işlerden arındırmışlar, onları taatlerle süslemişler, zahiri günahlardan kaçınmışlar ve riya, haset, kibir ve kin gibi nefsin huylarını ve kalbin sıfatlarını arayıp bularak köklerini kalplerinden çıkarıp atmışlardır. Ancak kalplerinin bir köşesinde şeytanın gizli hileleri ve nefsin tuzaklarına dair anlaşılması çok güç bazı ince kalıntılar kalmıştır. Bunların farkına varamadıkları için ihmal etmişlerdir. Onlar bu hususta ekini zararlı otlardan temizlemek isteyip de temizleyen ve her gördüğünü söküp alan adama benzerler. Ancak adam henüz topraktan başını çıkarmamış olan yabani otları görememiş ve bütün otları temizlediğini zannetmiştir. Sonra o gizli yabani otlar ortaya çıkarak onun farkında olmadan ekine zarar vermiştir.

İşte, gizli noktaları kontrol etmeyen alimin durumu da böyledir. Böylesinin sabaha kadar ibadetle meşgul olduğunu, gündüzleri ilmini artırmak için çalıştığını görürsün. Kendisini böyle yapmaya sevkeden şeyin yüce Allah’ın dinini izhar etme ve şeriatını yayma isteği olduğunu düşünür. Ama bazen bunları yapmasının sebebi insanların dilinde anılma, ününün yayılması, övülme, söylediği şeylerin güzelce dinlenmesinden zevk alma, insanların onu dinlerken onaylar şekilde başlarını sallamaları, dostlerının ve takipçilerinin çokluğuna sevinme, akranları arasında sadece kendisinin bu özelliklere sahip olması ve böylece dünyaya yönelenleri kınama konusunda istediğini söyleme konumuna sahip olma isteğidir. Yoksa onun istediği dinin başına gelenlere kederlenmek değildir.

Ancak o ayrıcalıklı konumundan dolayı böbürlendiği ve yaptığı ihtisasa güvendiği için böyle yapmıştır. Belki de bu aldanmış alimin hayatı işinin ve otoritesinin düzenli gitmesi ve kendisine gerektiği gibi saygı gösterilmesine bağlıdır. İnsanların kalpleri ondan yüz çevirse kalbi bulanır ve virdlerini yapamaz hale gelir. Hatta bazen kusurlarını örtmek için yalana ihtiyaç duymaya başlar. Bazen sürekli yanında bulunanlardan ve hizmetkarlarından birisini öne geçirir. Çünkü istediği şeyleri o daha iyi yapar ve kendisine daha çok kulak verir. Fakat kendisi niyetini düzeltip düzelmediğini kontrol etmez.

İlmini gizleyip namsız nişansız kalmayı tercih ettiği takdirde kendisine sevap alacağı vaat edilmiş olsa belki de insanların kalbinde olamayacağı ve riyaset şerefinden yoksun kalacağından dolayı bu sevaba rağbet etmez. Bazen de insanların faydalanması için birtakım bilgileri derlediğini zannedip kitap yazar. Oysa niyeti çok güzel kitap yazdığının söylenip isminin herkes tarafından bilinmesidir. Birisi çıkıp da o kitabı kendisinin yazdığını iddia ederek ismini kitaptan silmiş ve kendi adını yazmış olsa, o kitaptan istifade etme sevabının onun yazana ait olduğunu ve yüce Allah’ın o iddiacının değil, kendisinin kitabın gerçek yazarı olduğunu bildiğini çok iyi şekilde bilmesine rağmen bu durum ona ağır gelir. Bazen de yazmış olduğu kitapta ya uzun ve kapsamlı iddialarla açık olarak veya başkalarını eleştirmek ve böylece eleştirdiği kişiden daha üstün ve daha bilgili olduğunu göstermek suretiyle zımnen kendisini över.

Bazen de sahte olduğunu gösterip onu söyleyene nispet etmek istediği aslı olmayan sözleri anlatır. Güzel bulduğu sözleri ise kendi sözü olduğu zannedilmesi için onu söyleyene nispet etmeyip hırsız gibi aynen nakleder veya bir entariyi çalıp da çalıntı olduğu anlaşılmasın diye aba haline getiren hırsız gibi sözü değiştirerek nakleder. Bazen de kendi takipçilerinin başkasının takipçilerinden daha fazla olmasına sevinir. Arkadaşlarından ve bağlılarından birisi ondan ayrılıp başka bir alime katılsa, her ikisinden de istifade edilebileceğini bilmesine rağmen bu durum kendisine ağır gelir ve o adamın yüzüne bakmaz olur. Hatta bazen bağlısının yanına gitmiş olduğu alim din bakımından daha düzgün olur. Bazen de yanında akranı gıybet edildiği zaman nefsi için değil de din adına kızdığını ortaya koymak suretiyle gıybetçinin sözlerini tasdik eder. Akranı övülürse bundan hoşlanmaz.

Bu ve benzerleri ancak zeki insanların farkına varabileceği ve kuvvetli kişilerin uzak durabileceği gizli ve anlaşılması zor kusurlardır. Bizim gibi zayıf kimselerin bu tarakta bezi olamaz. Ancak söz konusu derecelerin en düşüğü, insanın nefsinin kusurlarını tanıyıp onları düzeltmeye çalışmasıdır. Yaptığı iyiliğe sevinen ve kötülüğe üzülen kişinin halinin düzelmesi umulur ve nefsini tezkiye eden ve halkın en iyilerinden biri olduğunu zanneden aldanmış adamdan çok daha iyi durumdadır. Buraya kadar zikrettiklerimiz önemli ilimleri öğrendikleri halde ilimleriyle amel etmede ihmalkarlık edenlerin aldanma çeşitleriydi.

Kendini İlgilendirmeyen Konuları Öğrenip Önemli Olan ilmi Konularla ilgilenmemek

Şimdi de kendilerini ilgilendirmeyen ilimleri öğrenmekle yetinip önemli olanlarını bir kenara bırakanları anlatalım. Söz konusu alimler ya öğrendikleri ilmin aslına ihtiyaç duymamaları veya sadece onunla yetinmelerinden dolayı hataya düşmüşlerdir.

İçlerinden bir grup yönetim, husumetler ve günlük hayatın düzen içinde yürüyebilmesi için insanlar arasında cari olan dünyevi muamelelerin incelikleri hakkında fetva verme ilmine kendilerini adamışlar ve bu yaptıklarına “fıkıh” ismini koyarak ona “fıkıh ve mezhep ilmi” adını vermişlerdir. Bazen bununla birlikte hem zahiri, hem de batını amelleri ihmal etmişler, uzuvlarını kontrol altında tutamamış ve dillerini gıybetten, karınlarını haramdan, ayaklarını caiz olmayan yerlere gitmekten ve kalplerini kibir, riya, haset gibi kişiyi helak eden kötü huylardan koruyamamışlardır. Bu tip alimler birincisi amel, ikincisi ilim olmak üzere iki yönden aldanmışlardır.

Amel yönünden aldanmalarına gelince, daha önce amel konusunda aldanmanın nasıl olduğunu anlatmış ve bu şekilde aldananların ilaç reçetesini öğrenip onu defalarca okumakla ve başkalarına öğretmekle uğraşan hastaya benzediğini söylemiştik. Hatta böyleleri akciğer zarı iltihabına (zatülcenb) yakalanıp ölmek üzere olan, kendisinin hayız görmeyen ve istihaze kanı gelmeyen bir erkek olduğunu bilmesine rağmen istihaze ilacını öğrenmekle ve gece gündüz bu öğrendiğini tekrar etmekle uğraşan kişiye benzerler. Böyleleri derler ki, belki bir kadın istihaze illetine yakalanıp bana onun ilacını sorabilir! Bu, aldanmanın son noktasıdır.

Dünya sevgisinin, arzulara uymanın, hasedin, kibrin, riyanın ve bütün halak edici batını huyların kendisine musallat olduğu fıkıhçı geçinen kişiler bu haldedir. Bazen böylelerini ölüm, tövbe etmeden ve hallerini düzeltemeden yakalar ve helak olurlar. O bütün bunları bırakıp selem, idare, zıhar, lian, diyetler ve hayız ilimleriyle uğraşır. Oysa kendisi için bunlardan hiçbirisini öğrenmeye muhtaç değildir. Başka birisi bunlara ihtiyaç duyarsa birçok fetva veren vardır. Fakat o nam, mal ve riyaset elde etmek için bunları öğrenmekle meşgul olur. Oysa kendisi hissetmeden şeytan onu kandırmıştır. Çünkü nefsine aldanmış olan kişi dininin farzı olan bir şeyle uğraştığını zanneder, oysa farz-ı aynı bitirmeden farz-ı kifaye ile uğraşmanın günah olduğunu bilmez. Niyeti kendisinin dediği gibi sahih olanın ve fıkıh öğrenmekle yüce Allah’ın rızasını kastetmiş olsa da söz konusu ilimlerle uğraştığından dolayı uzuvları ve kalbi hakkında farz-ı ayın olan ilimden yüz çevirmiştir. Bu, onların amel yönünden aldanmasıdır.

İlim yönünden aldanmalarına gelince, sadece fetva ilmini öğrenmekle yetinip bunun din ilimlerinin tümü olduğunu zannetmişlerdir. Hatta bazen hadisçileri karalayıp derler ki, birer nakilciden ve kitap taşıyandan ibaret olup söyledikleri şeylerin ne anlama geldiğini bilmezler. Söz konusu kişiler aynı zamanda huylarını düzeltme ilmini de terk etmişlerdir. Kişide korku, korku ile karışık saygı ve huşu uyandırıp onu takvaya sevkeden, celal ve azametini idrak etmekle yüce Allah’ı tanıma ilmini öğrenip uygulamamışlardır.

Böyle bir alimin Allah’tan emin olduğunu, bu duruma aldandığını ve dinin ayakta durmasını sağladığı için muhakkak merhamet olunacağına güvendiğini görürsün. Çünkü kendisi fetva işiyle uğraşmasaydı helal ve haram bilinmeyecekti! Gafil ve aldanmış bir şekilde daha önemli olan ilimleri öğrenmedi! Aldanmasının sebebi ise bazı hadislerden işittiği fıkhın yüce ve önemli bir ilim olduğuna dair sözlerdi. Oysa bu aldanmış alim söz konusu olan fıkhın; kalbin korku duyup takvaya sarılabilmesi için yüce Allah’ı, O’nun korkulan ve umulan sıfatlarını tanıyıp öğrenmek anlamına gelen “fıkıh” olduğunu bilemedi. Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Onların her kesiminden bir grup dinde geniş bilgi(fıkıh) elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (Tevbe, 9/122) ikazın hasıl olacağı ilim bu ilim değildir. Çünkü bu ilmin (fıkıh) maksadı, alışveriş konusunda getirdiği şartlarla malları muhafaza etmek, bedenleri ve malları korumak, adam öldürme ve yaralama suçlarına engel olmaktır. Mal, Allah yolunda kullanılan bir alet. beden ise binektir. Önemli olan ilim, yola nasıl girileceğini bilmek ve çirkin sıfatlardan oluşan kalbin önündeki engelleri ortadan kaldırmaktır. Söz konusu engeller kul ile Allah arasında perde oluşturur.

Kul, bu sıfatlarla kirlenmiş olarak ölürse yüce Allah’tan perdelenmiş olur. Kişinin fıkıh ilmiyle yetinmesi, hacca gitmek üzere yola çıkan kimsenin deriden kırba ve çarık dikme ilmiyle yetinmesine benzer. Bu ilmin bilinmesi gerektiği konusunda elbette kuşku olamaz ancak hacla uzaktan yakından bir ilgili yoktur.

Bazı alimler fıkıhtan hilaf ilmini öğrenmekle yetinir ve üstünlük sağlayıp övünmek amacıyla tartışma, delille hasmı yenme, karşısındakini susturma ve hakkı savunma yöntemlerini öğrenmekten başka bir şeyle ilgilenmez. Böyleleri, gece gündüz görüş sahiplerinin içine düşmüş oldukları çelişkileri bulmaya çalışır ve akranlarının kusurlarını araştırırlar. Bunlar insanlar içinde yırtıcı hayvanlardır. Mizaçları, başkalarına zarar vermek ve işleri güçleri arsızlık yapmaktır. İlmi ancak akranları karşısında övünmeye vesile olması için öğrenirler, kalp ilmi ve çirkin sıfatları yok edip yerine övülmüş sıfatları getirmeye yarayan Allah yoluna girme ilmi gibi övünmelerine yaramayacak ilimleri küçümserler.

Bu türden ilimlere makyaj ve vaizlerin sözü adını verirler. Onlara göre gerçek ilim, tartışmada birbirlerini yenmeye çalışanlar arasında cereyan eden arbedenin ayrıntılarını bilmektir. Bunlar, kendilerinden önceki alimlerin fetva ilmi konusunda derleyip topladıklarını toplamışlar ancak fazladan bir de farz-ı kifaye olmayan ilimlerle de meşgul olmuşlardır. Oysa fıkıh hakkındaki tartışma ilminin bütün incelikleri selefin asla bilip tanımadığı bir bidattir. Hükümlerin çıkarıldığı deliller ise mezhep ilminin kapsamına girer ki o da Allah’ın kitabı, resulünün sünneti ve bunların manalarını bilmektir. Fakat cedel ilminin birtakım hileleri karşı tarafa üstün gelmek, susturmak ve tartışma pazarını ikame etmek için ortaya çıkarılmış bidatlerdir. Bu usulü kullananların aldanmaları kendilerinden öncekilerin aldanmasından daha şiddetlidir.

Başka bir grup alim ise kelam ilmiyle, kendi arzuları uğrunda başkalarıyla çekişmekle, muhaliflere reddiye vermekle ve onların çelişkiye düştükleri noktaları araştırmakla uğraşmış, muhtelif öğretileri inceleyip öğrenmiş ve o öğretilerin sahipleriyle tartışmakla ve onları susturma yöntemlerini öğrenmekle meşgul olmuşlardır. Sonunda bu konuda birçok fırkalara ayrılmış ve kulun ancak imanı sayesinde amelinin olacağına, imanın sahih olması için de onların uydurdukları cedel ilmini ve akidelerinin delilleri adını verdikleri şeyleri öğrenmek gerektiğine inamışlardır. Buna bağlı olarak da yüce Allah’ı ve sıfatlarını kendilerinden daha iyi bilen hiç kimsenin olmadığını zannetmişlerdir. Bunlar iki fırkadır: Sapmış olanlar ve doğruyu bulanlar. Sapmış olanlar Sünnet’in dışındaki şeylere davet ederler. Doğruyu bulanlar ise Sünnet’e davet ederler. Aldanma ise her iki fırkaya da samildir.

Sapmış olanların aldanmalarının sebebi sapmış olduklarının farkında olmamaları ve sadece kendilerinin kurtuluşa erdiklerini zannetmeleridir. Bunlar, birbirlerini küfürle suçlayan birçok fırkaya ayrılırlar. Bu halde olmalarının sebebi, kendi görüşlerini asla kusurlu bulmayıp ilk önce yapılması gereken delillerin şartlarını ve kullanılma yöntemlerini iyice öğrenme işini ihmal etmeleri, hatta bazılarının şüpheyi delil şüphe olarak kabul etmeleridir.

Doğruyu bulan fırkanın aldanmasının sebebi ise cedel ilminin en önemli şey yüce Allah’ın dinindeki en üstün kurbiyet vesilesi olduğunu zannetmeleridir. Onlara göre kişi araştırma yapmadıkça dini tamam olmaz ve delilleri araştırmadan Allah ve resulünü tasdik eden kişi mümin değildir veya imanı kamil değildir. Bu fasit zanları sebebiyle ömürlerini cedel ilmini öğrenmekle, çeşitli öğretileri, bidatçilerin hezeyanlarını ve çelişkiye düştükle konuları arayıp bulmak ve incelemekle geçirmişlerdir. Bu yüzden nefislerini ve kalplerini ihmal etmişler ve kendi hatalarını görememişlerdir. Onlardan bazısı cedel ilmiyle uğraşmasının yüce Allah’a kendisini daha yakın kılacağını zanneder.

Üstünlüğün, riyasetin ve Allah’ın dinini müdafaa eden biri olmanın verdiği zevkten dolayı basireti kör olmuştur. İlk asırda yaşayanlar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in onların en hayırlı nesil olduklarını söylemesine ve birçok bidat ve arzu ürünü sapıklık görmelerine rağmen ömürlerini ve dinlerini husumetlere ve tartışmalara maruz bırakmamışlar, aksine sadece sapmış olanı düzeltebilecekleri bir fırsatı yakaladıklarında konu hakkında söz söylemişlerdir. Sapmış olan kişinin bidatinde ısrarcı olduğunu gördüklerinde kibirlenmeden ve tartışmadan onu kendi haline bırakmışlardır. Ebu Ümame (r.a) naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir kavim doğru yolu bulduktan sonra ancak tartışmaya daldıkları zaman saparlar.”

Bir başka grup alim ise vaaz vermekle meşgul olduklar. Onların rütbe bakımından en yüksekte olanları nefsin huyları ve kalbin korku, ümit, sabır, şükür, tevekkül, züht, takva, ihlas ve yakın gibi sıfatları hakkında konuşanlarıdır. Bunlar aldanmışlardır; Müslümanların avamının sahip olduğu birkaç sıfat dışında Allah katında söz konusu sıfatları taşır olmadıkları halde o sıfatlar hakkında konuştukları zaman kendilerini onların ehli zannederler. Muhabbet ilminde ancak Allah’ı sevdikleri için engin bilgiye sahip olduklarını, ihlasın inceliklerini ancak ihlaslı oldukları için yerine getirebildiklerini ve nefsin gizli kusurlarını ancak kendileri o kusurlardan uzak oldukları için bildiklerini zannederler.

Kendileri salik olmasalar sülukün ne olduğunu açıklayamayacaklarını ileri sürerler. İçlerinden bazıları Allah’ın ona azap etmeyeceğinden emin olduğu halde kendisini O’nun azabından korkan, aldanmış olduğu halde ümit eden, riyakar olduğu halde ihlaslı birisi olarak görür. Hatta hiç de ihlaslı görünmediği halde ihlası, kendisi ihlaslı olmasa riyanın inceliklerini anlayamayacağına inanılması maksadıyla kendisini zikrederek riyakarlık yaptığı halde riyayı ve dünyayı çok sevdiği halde zühdü tarif edip anlatır! O’ndan kaçtığı halde insanları Allah’a davet eder, O’nun azabından emin olduğu halde insanları O’nunla korkutur; O’nu unuttuğu halde halka Allah’ı hatırlatır ve kendisi onları taşıdığı halde çirkin sıfatları kınar. Bütün bunları yaparken tek amacının halkı ıslah etmek olduğunu zanneder. Akranları arasında halkın kendisine teveccüh ettiği ve onun eliyle ıslah oldukları birisi ortaya çıkarsa gamından ve hasedinden ölür. Yanına gelip gidenlerden birisi akranı olan alimlerden birini övmüş olsa ondan şiddetle nefret eder.

Böyleleri, insanların en çok aldanmış ve uyanıp ıslak olması en zor olanlarıdır. Çünkü insanı övülmüş huylara sahip olmaya teşvik eden ve çirkin huylardan sakındıran şey, bütün faydaları ve gaileleri ile brilikte ilimdir. Bu adamın ilmi olduğu halde kendisine bir faydası olmamıştır. İnsanları ilme davet etme isteği, onu ilmiyle amel etmekten uzaklaştırmıştır. Bu durumda neyse tedavi olacaktır? Bu konuda yapılması mümkün olan şey sadece ona kendisini imtihan etme ve deneme yolunun gösterilmesidir. Bunu yapmak için ona denilir ki; sen Allah’tan korktuğunu iddia ediyorsun, peki bu korku senin neyi yapmana engel oldu?

Zühd sahibi olduğunu iddia ediyorsun, peki dünyalık namına neyi terk ettin? Allah ile ünsiyetin olduğunu iddia ediyorsun, peki ne zaman insanlardan uzak yaşamak gönlüne hoş geldi, ne zaman halkı görmekten hoşlanmadın? Tek başına kalmaktan hoşalanmayıp yanına gelenler çevreni kuşattığında sevindiğin halde nasıl olur da bütün bunları iddia edebilirsin?

Zeki ve aklıselim sahibi olanlar söz konusu vasıflarla dışlarını süslemeyle yetinmeyip nefislerinden onları içselleştirmelerini isterler. Aldanmış olanlar ise sadece iyi zan beslemekle yetinirler. Aldanma işte bunların başına gelir. Çünkü kalplerinde Allah sevgisi, Allah korkusu, O’nun fiiline rıza gösterme gibi manaların başlangıç aşamasına dair zayıf bir şey hissedip sonra da bununla birlikte yüce mertebeleri vasfetmeye muktedir olduklarında kendilerinin o vasfedip anlattıkları sıfatı taşıdıkları için buna layık görüldüklerini zannederler. Oysa bir şeyi vasfedip anlatmanın onu içselleştirmek anlamına gelmediğinin farkına varmamışlardır.

Böyleleri, dili çok güzel kullanan ve diğer hastaların yapamayacağı şekilde hastalığın ve sağlığın ne olduğunu çok güzel anlatan bir hastaya benzerler. Hastalığı çok iyi anlatmakla onlardan ayrılsa bile kendisi de diğerleri gibi hastadır. Sözlerinde hiçbir kusur bulunmayan, hatta vaazlarında Hasenü’l- Basri ve benzerlerinin metodunu uygulayan vaizlerin aldanmaları işte böyledir.

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 172-179

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı