Allah'ın Varlığına İnanmak

Allah’a Bağlanmak ve Yönelmek

sponsor

Konumuza Hazret-i Peygamber’in bir hadis-i şerifleriyle başlamak istiyorum: “Büyüklerimizin hakkını vermeyen, küçüklerimizi sevmeyen bizden değildir (1)”. Şüphe yok ki, bu hadiste zikredilen “büyüklerin hakkından maksat, onların layık oldukları mertebeye yükseltilmeleri ve hak ettikleri saygı ve hürmeti görmeleridir. “Bizden değildir” sözünden maksat da “Gerçek müminlerle bir arada anılmaya layık görülmeyişleridir. Yoksa bu söz, “dinden çıkar, kafir olurlar” manasında anlaşılmamalıdır. “Büyüklerimiz” tabiriyle de: genel olarak anne ve babalar, insanlık alemine hayırlı ve yararlı işleriyle fayda sağlayan ilim adamlarımız, din büyüklerimiz, öğretmenlerimizle yaşça büyük olan ve saygı ve hürmete değer görülen her insan kastedilmiş olabileceği gibi özellikle de İslam, iman ve takva sebebiyle büyük olanların kastedildiği de muhakkaktır.

Büyük, en büyük denilince, aziz ve celil olan Allah’ı anmamak, her an tekrarlanan nimetlerinden dolayı O’na hamd etmek ve senada bulunmamak aklı başında bir kul için doğru değildir. Zamanın, tespit edilebilen en küçük bir parçasında dahi bizlerden ilişkisini ve ihsanını kesmesi halinde helakımızın kaçınılmaz olacağı; bizim de her an Allah’ı zikirle görevli oluşumuz bakımından Yüce Rabbimizi tanımamız, hakkı olan tazim ve hürmet görevimizi ifa ederken adap ve erkana riayet etmemiz, bizler için içtenlikle yapılması gerekli bir görevdir. Bu münasebetle Allah’a yönelik taat ve ibadetlerimizde uymamız gereken adab ile konumuza başlıyoruz.

Yüce Allah,

Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım (2) buyuruyor.

İbadet kelimesi lügatte: “Boyun eğmek, saygı duymak, yardım istemek, emre itaatin en son mertebesinde bulunmak; Allah’ın emir ve yasakları karşısında asla isyankar bir davranışa girmemek” gibi manalara gelmektedir.

Emre itaatin en son derecesinde olmak anlamına gelen “ibadet” kelimesinin Allah’tan başkası için kullanılması caiz görülmemiştir. Çünkü en büyük nimet ve ihsanın sahibi olan Allah (c.c) emir ve yasaklarına boyun eğip ibadet edilmeye de ziyadesiyle layıktır. Ondan başka ibadete layık hiç bir varlık yoktur. (3)

İnsanlar da birbirlerinin emir ve yasaklarına uyarlar ama, “Allah’a isyan olan yerde kula itaat caiz olmadığı” için, itaatin ibadet derecesi kul için doğru bir davranış olmaz. Kayıtsız şartsız itaat ancak Allah içindir. Bu sebeple, insanın insana “Sana tapıyorum” veya “Kayıtsız şartsız her emrine amadeyim” gibi sözler söylemesi dahi iman bakımından son derece tehlikelidir.

Allah’a İtaat ve İbadette Samimiyet

Allah’ın emir ve yasaklarına itaat ederken istekli olmak ve içten gelerek ibadet etmek şüphe yok ki ibadetin ilk şartıdır. İstemeyerek veya başka maksatlarla gösterilen itaatin kabule şayan olmayacağı kelimenin manasından da anlaşılmaktadır. Zira Allah Teala, Hz Meryem’e hitapla: “Ey Meryem, Rabbına gönülden gelerek boyun eğ (ibadet et) secde et, rüku edenlerle birlikte sen de rüku et (4)” buyururken İslam Ümmetine de: “Sizden Allah’a ve Peygamberine içten gelerek itaat edip hayırlı işler yapanlara mükafatlarını iki kere veririz. Ayrıca onlar için cömertçe rızk hazırlamışız (5)” ayetiyle, ibadetlerini içtenlikle yapmalarını tavsiye etmiştir.

Bu ve daha birçok ayetlerden anlaşılıyor ki, Allah’ın kullarından beklediği itaat ve ibadetlerin, gönülden isteyerek ve içtenlikle yapılmasıdır. Hz. Peygamber de ibadetlerin en güzelini “ihsan derecesinde olan” diye belirtmiş ve bunu meşhur Cibril hadisinde şöyle açıklamıştır.

“İhsan; Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen Onu her ne kadar görmesen de O seni mutlaka görmektedir (6)” Bu demektir ki, Allah için ibadet ederken samimi, ihlaslı ve dikkatli olmak; adap ve erkana riayet etmek ve kusur işlememeye gayret göstermek gerekir. Neyi, niçin yaptığının farkında olmadan, ibadetlerin erkanına uymadan, sırf yapmış olmak için yapılan itaat ibadet sayılmaz.

Allah Hakkında Konuşurken Dikkatli Olmak

Genellikle insan, nimetinden istifade ettiği, zaman zaman fayda gördüğü yahut da iyilik ve merhametini umduğu kimselere karşı minnettar duygular taşır. Böylesi bir şahsa, saygı ve hürmet göstermek ister. Söz ve davranışlarıyla da bu duygularını ifade etmeye çalışır. Mesela, kibar bir insan saygı duyduğu bir büyüğüne “sen” diyerek değil “siz, sizler” şeklinde hitap eder. Hatta daha fazla saygı duyduğunu ifade etmek ve nazik olmak için: “siz” yerine de “zat-ı aliniz” gibi ifadeler kullanır.

İnsanlarda, bir nezaket kuralı olan ve içten geliyorsa, gayet yerinde olan bu nevi davranış şekillerine, Kur’an’ın pek çok yerinde de rastlamak mümkündür. Misal vermek gerekirse: Kur’an’ın özeti olarak nitelendirilen Fatiha Süresinin başındaki bir kaç ayeti zikredebiliriz. Burada “Hamd, alemlerin Rabbı olan Allah içindir. (O) Rahman ve Rahimdir. (O) din gününün (kıyamet gününün) sahibidir” denilirken, her an için Allah’ın huzurunda olan bir kulun, Allah’a muhatap olma durumundan kendini aciz kabul edip, yanında olmayana söylüyormuş gibi bir ifadeyle (muhatap yerine gaip saygısını kullanarak) süreye başlaması, Allah Tealanın öğrettiği güzel bir nezaket kuralıdır. Çünkü böyle bir ifade tarzı kibar ve nazik olmanın en son derecesidir. (8)

Yine Kur’an’da Allah Teala, vahdaniyetinin kesin, buna inancımızın da tam olmasına rağmen kendisinden bahsederken, bazen “ben” yerine “biz” tabirini kullanmaktadır. “Hiç şüphe yok ki, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz (9)”. Ölüleri diriltecek olan da muhakkak biziz, biz (10)”

Bu iki ayette görüldüğü gibi Yüce Rabbımızın bu şekildeki ifadesi azamet ve büyüklüğünü belirtmek içindir. Bu ve benzeri ayetleri okuyan müminlerin de Allah’ın bu azametini manada kabul ettikleri gibi lafızlarla da ifade etmeleri gayesiyle Kur’an’da bu şekilde telaffuz edilmiştir diyebiliriz.

Allah’tan Gelene Başım Gözüm Üstüne Diyebilmek

İnanıyoruz ki, hayır veya şer olsun her şeyin yaratıcısı, Allah Teala’dır. Kul yaptıklarıyla imtihan olunmak maksadıyla, dünyada akıl ve iradesiyle birlikte serbest bırakılmıştır. “İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendiniz içindir (11)” Başka bir ayette de: “Kim hayırlı bir iş yaparsa kendinedir. Kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürülür, yaptıklarınızın hesabını verirsiniz (12)”

Bu durumda insanın kendi leh ve aleyhine istediği ve yaptığı şeyden dolayı başkalarını, özellikle de Allah’ı (haşa) suçlaması doğru bir davranış olabilir mi?

Bir de Allah Teala, kullarının iman gücünü, Allah yolundaki sabır ve sebatını deneyip neticede muvaffak olanları daha fazla mükafatlandırmak için müminleri bazen çeşitli belalara müptela kılar. Aşağıda kaydedeceğimiz ayetler bu durumu açıkça belirtmektedir. “İnsanlar sadece inandık demeleriyle terk olunup bazı musibetlerle imtihan olunmayacaklarını mı zannettiler? (13)” Başka bir ayette de: “Biz elbette sizleri, biraz korku, biraz açlık biraz da mal, can ve evlat noksanlaştırılmasıyla deneriz. Sabredenleri müjdele (14)” Hal böyle olmasına rağmen bazen Müslümanlar arasında eşini, evladını kaybeden; evi, malı veya canı zarara uğrayan birtakım insanlar, güya acısının büyüklüğü sebebiyle Allah’a serzenişte bulunur, isyankar davranışlar içerisine girerler. Gerçek bir mümine yakışmayan bu haller, Mearic suresinde şöyle ifade edilir:

“İnsan sabrı kıt ve hırsına düşkün olarak yaratılmıştır. Kendisine bir şer dokundu mu derhal feryadı basar. Ona hayır isabet edince de oldukça cimri davranır (15)”

Halbuki hakiki mümin, acısı ne kadar büyük olursa olsun sabır ve dua ile Allah’a sığınıp sözleriyle istircada bulunmalıdır. Böylesi durumlarda en sevgili oğlunu kaybeden Yakup (a.s)’ın haberi işitir işitmez söylediği “sabır en güzel bir dayanaktır” (16) sözünü, Hz Peygamber’ in sık sık yaptığı “Allah’ım, senden dolayı yine sana sığınırım” mealindeki duası bizlere örnek olmalıdır. Özellikle de Allah’a karşı edepli olmanın niteliğini taşıyan daha güzel bir örneği de İbrahim (a.s)’ın şahsında Allah Teala Kur’an’da şöyle açıklamıştır: Hz. İbrahim muarızlarına seslenerek, “Benim dostum ancak alemlerin Rabbı olan Allahtır. Beni yaratan ve doğru yola eriştiren O’dur. Beni doyuran ve içiren O’dur. Hasta olduğum zaman bana şifa veren de O’dur (17)” Dikkat edilecek olursa, İbrahim (a.s) hayırlı olan şeyler için “veren O’dur” derken hastalığı için “beni hasta eden O” dur tabirini kullanmamıştır. Çünkü böyle bir ifade nede olsa bir şikayet manası hissedilmektedir. İbrahim (a.s) böyle bir ifade tarzını, müminin terbiyesine ve nezaket ölçülerine uygun bulmamış olacak ki, ayette zikredilen tüm nimetleri Allah’a isnat ederken hastalığını kendisine hamletmiş, “hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” demiştir. Bunun bir benzerini yine Kur’an’da görmekteyiz. Fatiha Suresinin son bölümünde; “Bizi sırat-ı müstakime, nimet verdiğin kimselerin yoluna erdir. Gazaba uğrayanların yoluna değil (18)” derken, yine Allah Teala’nın öğrettiği bir terbiye gereği olarak hidayet Allah’a nispet edilirken, doğru yoldan saptırma Allah’a nispet edilmemiştir. Yine “Gazab ettiğin kimselerin” yerine, edeben “Gazaba uğrayanların” tabiri kullanılmıştır.

Aynı nezaket örneğini, Rasulüllah’ın okuduğu Kur’an’ı dinlemek üzere gelen cin taifesinde de görmekteyiz. Allah Teala cinlerin müminleri lisanıyla olayı Kur’an’da şöyle nakletmiştir: “Biz nereden bilelim, yeryüzündekiler için istenilen şer midir? Yoksa Rab’ları onlar için hayır mı murad etmiştir? (19)” Bu ayette de şerrin istenmesi doğrudan doğruya Allah’a isnat edilmemiştir. Buna benzer misalleri Kur’an’dan çoğaltmamız mümkündür.

Mümin-i kamillerden biri de şöyle dua etmiştir: “Allah’ım, hayrın tamamı senin elindendir, fakat şerri sana asla isnat edemem (20)” Öyleyse nasıl bir sıkıntı içerisinde olursak olalım, Allah’tan geleni sabır ve dua ile karşılamalıyız. sabırsızlıkla asla serzenişte bulunmamalıyız. Özellikle de Allah (c.c) için kullanılması doğru olmayan sözler sarf etmemeliyiz. Zira mü’min-i kamile bunlar yakışmaz.

Yine Müslümanlarımız arasında yanlış bir adet olarak mevcut olan bir durum da feleğe kahr etmek, ona sövmek ve acayip sözler sarf etmektir. Bu durum folklorumuza yerleşmiş olup bilhassa ağıtlarda yaygın hale gelmiştir. Felek, lügat manası itibariyle “gökyüzü, boşluk, sema” gibi anlamlara gelmektedir. Mecazi olarak da, “insanın kaderine hükmeden görünmez ve bilinmez bir gücün sembolü” halinde edebi eserlerde kullanılmaktadır. Kaderden şikayetler, kadere kafa tutmalar “feleğe söylenmiştir. “Kambur felek” tabiri de bu maksatla söylenen sözlerdendir.

Araplar da başlarına gelen acı ve felaketlerin sebebi olarak zamanı  suçluyorlardı. Uğradıkları ölüm, hastalık, mallarının zarara uğraması gibi felaketler sebebiyle “Ya haybete’d-dehr” tabirini kullanıyorlardı. “Bizi ancak zaman helak eder (21)” sözleri de bu maksatla söylenmiştir, işte bu sebeple Allah Teala bir hadis-i kutsi de: “Ademoğlu zamana sövmekle bana eziyet ediyor. Dehr benim; bütün işlerin yaratıcısı da yine ben (22)” buyurmuş, Müslümanları cahiliye devrine ait olan bu adetten men etmiştir. Çünkü şahıs, başına gelen felaketi “dehre” veya “zamana” yüklemekle olayların yaratıcısı olarak Allah’tan başka bir gücün varlığına inanmış olmaktadır. Bu gibi düşünce ve davranışların bir Müslümana yakışmadığını bilmeli ve böyle hallerden sakınmalıyız.

Kaynak: http://www.huzurislamda.com/

(1- Ebu Davud, es-Sünen, K.Edeb, 66, 4943.H.,V/232) (2-Zariyat, 51/56) (3-ez-Zemahşeri, el-Keşşaf,1/62, er-Razi, Mefatihu’l-Gayb,1/242 vd). (4-Al-i İmran, 3/43) (5-Ahzab, 33/31) (6-Buhari, es-Sahih, K.Tefsir, Vl/20) (7-Fatiha, 1/3) (8- Keşşaf, 1/63 vd.; Kurtubi, Tefsir, 1/1450, Ebu Hayvan, el-Bahr, 1/24) (9-Hicr, 15/9) (10- Yasin, 36/12) (11-İsra, 17/7) (12-Casiye, 45/15) (13-Ankebut, 1) (14-Bakara, 2/155-157) (15-Mearic, 70/19-21) (16-Yusuf, 55) (17-Şuara, 26/77-80) (18-Fatiha, 1) (19-Cin, 72/10) (20-es-Sabuni, Revaiu’l-Beyan tefsiru ayati’l-Ahkam, 1/43) (21-el-Casiye, 45) (22-Buhari, es-Sahih, K.Edep, 6/166; Müslim, es-Sahih, K.Elfaz, H.No:2246, IV/1762; Ebu Davud, es-Sünen, K.Edep, 181, H.No:5274, V/423)

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı