Allah'ın Varlığına İnanmak

Allah’ı İnkar Etmenin Sebepleri

sponsor

En küçük bir yerleşim yeri olan bir köyü dahi muhtarsız düşünemeyen bir insan, şu koca kainatı nasıl idarecisiz düşünebilir? Basit bir gecekondunun bile bir plan ve projesiz olamayacağını bilen bir insan, şu uçsuz bucaksız kainat mimarisinin nasıl plansız / rast gele oluştuğunu düşünebilir?

Ancak gerçek şu ki, insanoğlunun yaratılışından bu yana Allah’a inananlarla birlikte O’nu inkar edenlerde olmuştur. Her iki kutbun dün olduğu gibi bugün de temsilcileri bulunmaktadır. Acaba bazen çok zeki gibi görülen insanların bile, inançsızlığın safında yer almalarının sebebi ne olabilir? Bu nokta üzerinde durmamız gerekmektedir.

Allah’ın Varlığını İnkar Etmenin En Güçlü Sebepleri

Sathi / Yüzeysel Bakış: Temelde varlık gayesiyle ilgili gerçekleri anlamaya müsait bir kıvamda yaratılan insan, metafizik gerçeklere sathi/yüzeysel bakışının bir neticesi olarak, bazen imkansız olan bir şeyi kabul etmekte tereddüt göstermez. İmkansızı mümkün, batılı hak görür. Oysa aynı kişi  söz konusu o şeye derinlemesine baksa, belki onun yanlışlığını reddetmekte tereddüt göstermeyecektir. Mesela fiziki alemde, Güneş ‘in çapıyla ilgili hiçbir bilgisi olmayan ve bu hususu bir bilene sorma lüzumu hissetmeyen bir kişinin, uzaktan sathi ve çıplak bakışlarıyla elde edebileceği bilgi bellidir. Güneş onun için top büyüklüğünde parlak bir cisimden ibarettir.

Bunun gibi, kainata sathi, dikkatsiz ve gafil bakışlarla bakan bir insan da, onun bir makineden veya fabrikadan daha hassas ve dakik bir düzenle çalıştığını, büyüleyici bir güzelliğe sahip olduğunu fark edemez. Harika bir düzene sahip olan bu kainatı programlayan ilim ve kudreti göremez ve inkara sapar.

Düşünce İhmalinden Kaynaklanan Taklitçi Davranış: İnsanları inkara iten diğer bir husus da taklitçiliktir.İnsanların birçoğu, atalarından, çevrelerinden gördükleri şeyleri hiçbir kritere tabi tutmadan kabul edebilmektedir. Oysaki ilahi kriterler esas alınarak bu adet ve geleneklerin ve sözüne itibar edilen şahısların görüşlerinin test edilmesi gerekirdi.

Bu insanlar her kişinin her sözünün doğru ve güvenilir olamayacağını, insan aklının tek başına her doğruyu kavrayabilecek güçte olmadığını düşünebilselerdi, bu yanlışlığa düşmezlerdi. Nitekim tarih boyunca, bilhassa filozofların birbirini çürütür mahiyette görüş beyan etmeleri; birinin ak dediğine diğerinin kara demesi, bunun açık bir delili değil midir? İşte bunun içindir ki Cenab-ı Hak, insanlar şaşırmasın, doğruyu, iyiyi, güzeli bulsun diye ilahi kriterlerle donattığı rehberler (peygamberler) göndermiştir.

Ön Yargılı Ve Şartlı Duruş: Varlığın meydana gelişini ele alırken Müteal / aşkın bir boyut, rasyonel değildir diyerek teorilerini kuranlar, böyle bir boyuta ulaşan tüm muhtemel yolları baştan kapatmış oluyor. Materyalist bilim anlayışının genelinde gaybi bir yaratıcının varlığı peşinen reddedilir. Yani işin başında -haşa- Yaratıcı Yok, müteal/aşkın bir boyut yok, her şey sebep-sonuç ilişkisi içerisinde çözümlenmesi gerekir şartlanmışlığıyla sözüm ona bilimsel bir metod geliştirir. Açıkçası, maddeci zihniyet işe -haşa- Allah yoktur diye başlar. Sonra ne olur?

Aşkın boyuta gitme ihtimali olan bütün soruların önünü bilimsel değil diye kapattıkları için, kendi çizdikleri sınırlar çerçevesinde hiçbir soruya nihai cevap bulamadan kısır bir döngü içerisinde dolanıp dururlar. Temelde bu insanlar akıllarının sesini dinleme çabası içinde olmamışlardır. Başta iman karşıtı bir şartlanmaya girmiş olmalarından dolayı bilimsel ve rasyonel gibi kılıflar icat etmişlerdir. Akıl, aşkın bir gücün varlığını ve gerekliliğini kabul edemezmiş gibi bir şartlanmayla baktıklarından hakikati görememişlerdir.

Aklın ta en baştan tek yönde ısrarlı bir şekilde düşünmeye mahkum edilmesiyle öyle bir hale geliniyor ki, kişi artık düşünmenin rehberi durumunda olan sözleri (vahyi) işitmiyor; duymadığı için de düşünemiyor. Başta tevhit hakikati olmak üzere imani ve İslami değerlere şartlanmışlık içerisinde bakmak, hidayete manidir. Kur’an’ın müttakilere hidayet rehberi olmasının verdiği mesajlardan birisi de budur. Diğer taraftan akıl sadece bir alettir. Vahyin nuruyla aydınlandığından, kalbin refakatinde gerçek fonksiyonunu icra eder. Yoksa sadece aklına güvenerek yola çıkan bir insan yarı yolda kalır.

Yaşanılan Zevklerin Elden Gideceği Endişesi: Bir kısım nefsani saiklerle Allah’ın varlığını kabul etmek istemeyen kafalar, önce Allah’ı inkar edip, sonra kendilerini rahatlatacak bir delil bulmaya çalışırlar. Çünkü,onlar Allah’a ve ahirete inandıkları takdirde yaşamış oldukları zevklerin hepsinden mahrum olacaklarını düşünürler. Bir diğer ifadeyle, kendilerini hesaba çekecek yüce bir otoriteye / kudrete inanmanın, sarmaş-dolaş  oldukları gayr-i meşru zevklerden uzak durmayı gerektirdiğini bildikleri için, inkarı bir sığınak olarak görürler.

Zira onlar sorguya çekilmeksizin istek ve arzularını keyiflerince devam ettirmek istemektedirler. Bunun için de bu arzularına hoş gelmeyen her türlü gerçeği görmezlikten gelirler veya onu -sözde bilimsel kılıflarla- iptal etmek için yollar ararlar. İşte bütün inkarcı anlayışların temelinde yatan en güçlü sebep budur. Nitekim Kur’an da şöyle buyrulur:

Eğer senin bu davetini kabul etmezlerse, bil ki onlar sadece heva ve heveslerine uymaktadırlar. Halbuki Allah tarafından bir delil olmaksızın kendi heva ve hevesine tabi olandan daha şaşkın ve sapkın kimse olabilir mi? (Kasas 50)

Bu ve benzeri ayetler geçmiş dönemde olduğu gibi, günümüzde de din gerçeği yerine bir kısım kuruntulara, ütopyalara gönül bağlayan insanları resmetmektedir. Aslında bütün materyalist telakkilerin temelinde, esası, dinden kaçışa dayalı bir arayış vardır. Diğer bir ifadeyle,yaşadığı hayatın hesabını verme sorumluluğundan kaçarak kendince kayıtsız bir hayat sürme arzusuna dayalı bir maddeperestlik söz konusudur.

Kaynak: Akademi Araştırma Heyeti / Bir Müslümanın Yol Haritası / bkz: 49-52

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı