Bakara Süresi Meali ve TefsiriTefsir

Ayetel Kürsü Tefsiri

sponsor

Allah’ın Resulü bir hadis-i şeriflerinde buyurur ki:

Ayet-el Kürsi Kur’an-ı Kerimde En Büyük Ayettir

Bakara Süresi 255. Ayet Meali: O Allah’tır. Ondan başka İlah yoktur. O Hayy ve Kayyum’dur. Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tu­tar. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimmiş? O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür

► İlah, kendisine kulluk edilen varlık demektir.

► İlah, kişinin boy­nun­da ki ipin ucu elinde olan varlık demektir.

► İlah, kişinin hatı­rını ka­zanmak için çırpındığı, arzularını gerçekleştirmek için can attığı, iti­razsız ve gönül rahatlığıyla isteklerini yerine getirdiği varlık demektir.

► İlah, kişinin uğrunda seve seve malını ve canını feda ettiği varlık demektir.

► İlah, kişinin hayat programını kendisi için hayat programı kabul ettiği varlık demektir.

İnsan kul olmaya müsait yaratılmıştır. Allah herkesi doğuştan kul olmaya müsait yaratmıştır. Herkesi boynunda bir iple dünyaya getirmiştir Rabbimiz. Yani bir şeylere tapacaktır o. Ta­pınmaya hazı yaratılmıştır. İşte boynunda böyle bir iple dünyaya gelmiş ve tarihin de şehadetiyle mutlaka bir şeylere tapınmak zorunda kalmış olan bu i­san boynundaki bu ipin ucunu kimin eline vermişse ona kulluk ediyor demektir.

Boynundaki ipin ucu kimin elindeyse o bu kişinin İlahı demektir.

Bu durumda insanları dört kademede görüyoruz:

1-► Boynunda doğuştan getirdiği ipin ucunu Allah’a vererek: “Al ya Rabbi! Bu ipin de benim de sahibim sensin. Mademki beni boy­num da bir iple dünyaya getirdin. Yani beni kulluğa müsait yarattın. Al öyleyse bu ipin sahibi sensin. Senin elinde dursun ve sen nereye çekersen ben o tarafa gideceğim. Ben sadece sana kulluk yapacağım. Sadece senin dediklerini dinleyecek, sadece senin seçimini seçim kabul edecek, sadece senin arzularını gerçekleştireceğim. Zira beni sen yarattın. Beni sen programladın. Benim bilgim kıttır, benim aklım sınırlıdır. Geçmişimi geleceğimi, hayrımı şerrimi, menfaatimi zararımı senin kadar bilemem.” diyerek iradesini Allah’a teslim eden kişiye Müslüman denir ve bu kişinin İlahı Allah’dır.

2-► İkinci tip insan boynundaki ipin ucunu Allah’a vermeyerek kendi elinde tutmaya çalışan kişidir. Ben Allah filan tanımam. Ben din filan bilmem. Benim hiç bir şeye ihtiyacım yoktur. Benim aklım vardır, benim fikrim vardır, benim bilgim, benim keyfim vardır. Ben bildiğimi yaparım. Ben keyfime göre bir hayat yaşarım diyerek boynundaki ipin ucunu elinde tutarak kendi kendisini İlah­laştıran kimsedir.

“Kendi hevasını İlah edinen kimseyi gördün mü? (Furkan 43)” ayeti gereğince kendi hevasını, havasını putlaştıran kişidir ki bu adam kafirdir ve bu kişinin İlahı da kendisidir.

3-► Üçüncüsü boynundaki ipin ucunu kendi gönlüyle, kendi arzusuyla Allah’a vermiş, Kelime-i Tevhid okumuş, Kelime-i Şehadet getirmiş, ama boynundaki ucunu Allah’a verdiği bu ipin yanı başına yine kendi arzusuyla bir ip daha bağlamış modaya vermiş, bir ip daha bağlamış adetlere vermiş, bir ip daha bağlamış törelere vermiş, bir ip daha bağlamış çevreye vermiş, müdüre vermiş, amire vermiş, ka­nunlara vermiş, yönetmenliklere vermiş, vermiş, vermişde vermiş.

Yani boynundaki ipleri çoğaltmış ise, hem Allah’ı hem de başkalarını razı etmeye çalışıyorsa, hem Allah’ın götürdüğü yere hem de başkalarının götürdükleri yerlere gitmeye çalışıyorsa yani arzuları, emirleri Allah’ın dedikleri ile çatışan başkalarının arzularını da gerçekleştirmeye çalışıyorsa işte bu kişinin adı da müşriktir ve Allah’la birlikte boynundaki ipleri dağıttığı varlıklar bu kişinin İlahlarıdır.

Evet bu adam boynundaki ipin ucunu önce Allah’a vermiş ama bu ipin yanı başına yeni yeni kulluk ipleri bağlayıp Allah’tan başka birilerine de vermiş ve onların çektikleri yerlere gitmeye çalışan kişidir ki bunun adı da müşriktir ve İlahı da ipin ucu elinde olanlardır. Şeytanlara vermiştir onların kuludur, ağasına vermiştir onun kuludur, modaya vermiştir onun kuludur, adetlere, törelere vermiş onların kuludur, çevreye vermiş çevre­nin kuludur, kapitalist sistemlere vermiştir onların kuludur, sosyal hayata Hıristiyan dünyanın kulu, ekonomik hayatta veya mesleki dünyasında dayahudi aleme vermiştir onların kuludur.

Ama öyle ki bu boynundaki ipin ucunu ellerine verdiği kişi, kurum ya da varlıklar yani onun İlahı ya da İlahları olan varlıklar çok güçlü, çok becerikli değillerse yani onun hayatının tümünü dolduracak kadar güçlü değillerse, ya da hayatının tümü konusunda ona yol gösterecek kadar becerikli, bilgili değillerse bu sefer bu adamlar yol gösterebildikleri kadarıyla o İlahlarının kulu kölesi olurken onların serbest bıraktığı, ya da gaflet edip dolduramadıkları hayat birimlerinde de başkalarının kulu ve kölesi olurlar. Ama bu kişinin bir de hayatında din birimi vardır ki onda da Al­lah’ın kulu kölesi olur. Öteki İlahlarının boş bıraktıkları dolduramadıkları namaz gibi, oruç gibi, zekat gibi, zikir gibi hayat birimlerini de Allah’ın dinine göre doldururlar.
İşte kim böyle Allah’la beraber birilerini de dinler, İlah olarak, söz sahibi olarak, hayatına karışıcı olarak Allah’tan başka birilerinin varlığını da kabul ederse, bu iş sadece kendisi için yaparsa Kaf Süresinin 26.ayetinde anlatıldığı gibi bu adam:

“Ki o Allah’ın yanında, Allah’la beraber başka İlah tutmuştur (Kaf 26)” ayeti gereğince kendisine İlah yapmış olur. Yani Allah’la beraber başka İlahlar bulmuş demektir. Yani eğer bu adam boynuna ip takıp da başka efendilere verme işini sadece kendisi için yapıyorsa böyledir. Ama eğer bu adam bu işi yalnız kendisi için değil de başkalarının boyunlarına da ipler takarak onları da Allah’tan başkalarının eline vermeye çalışıyorsa, yani başka insanları da bu sahte İlahların kulu kölesi yapmaya çalışıyorsa, yardım ediyor, teşvik ediyorsa o zaman Yasin Süresinin 74. ayetinde anlatıldığı gibi: ‘Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler’

Yani Al­lah’dan başka İlahlar edinmiş demektir. Kendisi için Allah’tan başka İlah edinmenin de ötesinde başkalarını da Allah’tan başka İlahlar edinmeye teşvik ediyor demektir. İdareciler, babalar, kocalar, analar veya eğiticiler, yöneticiler eğer insanlara her konuda İlah olarak sadece Allah’ı tanıtıyorlar ise bu tevhittir. Ama Allah’tan başkalarını da dinlemelerini öğütlüyorlarsa, öğretiyorlarsa o zaman başkaları için de Allah’tan başka İlahlar buluyor ve teşvik ediyor demektir.

4-► Dördüncüsü şirkle günahın arasını ayırmamız için bu da çok önemlidir Bir adam ki kendi rızasıyla boynunda Al­lah’a verdiği ipin yanına yeni yeni ipler takıp bunları başkalarına vermeden yana değildir, böyle bir şeye razı değildir. Ama zorla birileri uzaktan kement atıp onun boynuna kulluk ipleri geçirmişse, yani o istemediği halde zorla birileri onu köle konumuna düşürmüşler ve çektikleri yere götürmeye mecbur etmişlerse işte bu adamın adı da günahkardır. Önceki kişiden farklıdır bu. Zira bu adam öncekisinden farklı olarak kendi arzusunun ve isteğinin dışında köle durumuna düşürülmüştür.
Biz Hz Yusuf’un Mısır pazarında köle olarak satıldığını biliyoruz. Bazen böyle istemediği halde, rızık endişesiyle, maaş korku­suyla, açlık tehdidiyle, ölüm korkusuyla, ya da şu anda olduğu gibi güçsüzlük psikolojisiyle güçlülerin eline esir düşebilir.

Veya bazen Müslümanlar cehaletleri sebebiyle, din konusunda, İslam konusunda, Kitap sünnet konusunda, kulluk konusunda bilgisizlikleri sebebiyle, bilgisiz bırakılmaları sebebiyle farkında olmadan, farkına varamadan boyunlarına birileri kement atıp onları köle­leştirebilirler, birileri onları zulüm ağlarına takabilirler.

O zaman da eğer bunun farkına varır varmaz Müslümanlar bu zulüm ağlarını delerek kurtuluşa kavuşabilmek için gecelerini gündüzlerine katıp maldan ve candan geçercesine ciddi bir ciha­dın, ciddi bir çalışmanın içine girerlerse Allah’ın bunları affedeceği umulur. Ama Allah korusun günün birinde böyle bir hayattan razı oluverirlerse, yani boyunlarındaki öteki iplerden rahatsız olmazlar ve yata giderlerse onlar da aynen berikiler gibi şirki sineye çekmiş müşriklerdir, zalimler­dir.

Allah, boyunlardaki ipin ucu yalnız kendi elinde olması gereken sadece kendisine kulluk yapılması gereken, sadece onun çektiği yöne gidilmesi ve arzuları gerçekleştirilmesi gereken tek İlahtır, kendisinden başka İlah olmayandır.

Hayy ve Kayyum Ne Demektir?

O Hayy ve Kayyum’dur

Hayy ve Kayyum Allah’ın iki ayrı ismidir.

Hayy; hayat sahibi, diri, başlangıcı ve sonu olmayan, sonsuz hayat sahibi demektir. Allah’ın hay oluşu, hayatta oluşu yaratıkların hayatta oluşuna benzemez. Tüm yaratılmışların hayatta oluşu Al­lah’tandır ama Allah’ın hay oluşu kendindendir. Hayy, zamana boyun eğmeyen, zamanla mukayyet olmayandır. Bu Hayy’ın bizim hayatımıza yansıyan yönü insan hayatında önce Allah vardır. İnsana insanın hayatını kazandıran O’dur. İnsana hayatını kazandıran Allah olduğu gibi insanın hayatını sürdüren de O’dur.

Yani hayatı boyunca Allah onunla beraberdir. Hayat veren, hayatını sürdüren ve sonunda onun hayatına son verecek olan da yine Allah’dır. En sonunda öldürdüğü bu insanı yeniden diriltecek olan da O’dur.

Kayyum ise, sürekli insanları ve tüm varlıkları görüp gözeten, güç ve kuvvetiyle onları sevk eden, hareket ettiren, hareketlerini yaratan ve koruyandır. Evet Allah Kayyum’dur. Yani kendi zatı ile kaimdir. Varlığı kendisindendir. Varlığı konusunda başkalarına muhtaç değildir. Başkaları ise onunla kaimdir.

Tüm varlıklar var olabilmek için O’na muhtaçtırlar. Var olailmek için ve varlıklarını sürdürebilmek için her şey O’na muhtaçtır. Evet Kayyum her an tüm varlıklar alemini idare eden ve ayakta tutan demektir. Hayy ve Kayyum ism-i azam yani Allah’ın en büyük ismi olduğu da söylenmiştir. Kur’an’da üç yerde geçer.

► Birisi işte Bakara süresinin bu ayetidir.

► İkincisi Al-i İmran süresinin ikinci ayetinde “Allah, Ondan başka tanrı olmayan, diri, her an yarattıklarını gözetip durandır.”

► Üçüncüsü de; Bütün yüzler, “Hayy”, ezeli ve ebedi diri, “Kayyum” her şeyin mutlak hakimi olan Allah’a boyun eğer. Zulüm yüklenen perişan olur” (Tahâ,111) ayetidir.

Diğer yandan Resulüllah (s.a.s)’in bu isimlerle dua ettiği nakledilir.

Bir hadiste, aşağıdaki duayı yatağa girerken üç defa okuyan kimsenin günahlarının, denizin köpüğü kadar çok olsa bile, af edilebileceği bildirilmiştir.

Ben kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, “Hayy”, ezeli ve ebedi diri “Kayyum”, her şeyin mutlak hakimi olan Allah’tan bağışlanmamı diliyor ve O’na tevbe ediyorum

Kayyum ismi şu anlamları da kapsar: Allah zatı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır.

Onu ne uyuklama (gaflet) ne de uyku tutar

Yani Allah için ne uyuklama ne de uyuma söz konusu değildir. Yani yarattıkla­rından asla gafil değildir. Bir an bile onlardan habersiz değildir. Her şeyi gören ve hiç bir şey kendisinden gizli olmayandır.
Uyku da uyuklama da beden sahibi varlıklar içindir, Allah için caiz değildir bunlar. Uyuklama ve fütur Allah hakkında asla caiz değildir. Ve uyuklayanlar, uyuyanlar asla Kayyum olamazlar. Kayyum olamayanlar da asla İlah olamazlar

Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun kuludur. Göklerde ve yerde görünür görünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi onun mülkü ve kuludur. Her şey onun mülküdür. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı altındadır, O’nun hakimiyeti altındadır. O Allah Maliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek Malik, gerçek sahip O’dur.
O’nun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Böylece anlıyoruz ki göklerde ve yerde olan tüm varlıkların Allah’la ilişkisi mülkün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gibidir. Mülk Alah’ındır inancı insan şuurundaki tüm şirk unsurlarını siler. Mülk Allah’ındır inancı insan şuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sahibi tarafından tayin edilmiş bir halîfe olduğunu, bu hilafet ve sahip olduğu her şeyin kendisine emaneten ve mu­vakkaten Allah tarafından verildiğini, kısa bir süre sonra onların kendisinden geri alınacağı şuurunu kazandıracaktır.

Mülk Allah’ındır demek o mülkte söz sahibi Allah’dır demektir. Eğer mülk olarak biz kendimiz ve sahip olduğumuz her şeyin Allah’a ait olduğuna iman ediyorsak o zaman kendimiz ve sahip olduğumuz şeyler konusunda söz sahibinin Allah olduğuna iman etmek zorundayız. Yani elim benim değil o Allah’ınsa ben onu sahibinin razı olmadığı yerde kullanmamalıyım. Midem benim değil Allah’ın ise, mülkün sahibi Allah’sa, o konuda söz sahibi ben değil Allah’sa o zaman ben bu mideme sahibinin razı olmadığı lokmayı indirmemeliyim. Çocuklarım benim değil Allah’ınsa onlara vereceğim isimden tutun da, onlara ulaştıracağım günlük eğitime varıncaya kadar, kılık kıyafetlerine varıncaya kadar onların sahibi olan Allah’a sormak zorundayım. Karım benim değil Allah’ınsa, onunla ilişkilerim konusunda söz sahibi ben değil de onun sahibi olan Al­lah’sa ona kendi keyfime göre değil Al­lah’ın istediği biçimde davranmak zorundayım. Malım benim değil Al­lah’ınsa onu kazanaca­ğım ve harcayacağım yerleri Allah’a sormak zorundayım. Paramı onun sahibinin razı olmadığı yerlerde harcamaya kalkarsam o zaman mülkün sahibi olarak Allah’ı değil de kendimi ka­bul etmiş olurum.

Elimi, ayağımı, gözümü kulağımı, evimi, arabamı, bedenimi, aklımı, bilgimi, zamanımı ve sahip olduğum her şeyi onların gerçek sahibinin razı olmadığı yerde kullanırsam Allah’ı mülkün sahibi olmaktan çıkarıp kendimi mülkün sahibi kabul etmiş olurum ki bu Al­lah’ın istediği bir iman değildir.

Evet göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ın olunca, göklerde ve yerde olanların tamamı Allah’ın olunca elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah olur. Bir mülkün bir varlığa izafesi demek o mülkte o varlığın söz sahibi olduğunu ka­bul etmek demektir. Mesela sizler hepiniz ev sahibisi­niz. Evlerinizin size izafesi demek o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düşünün ki ona ait olan evinde onun sözü geçmese, o evde onun sözü kaale alınmasa, o evde iste­diklerini emretme istediklerini yasaklama hakkı olmasa, o eve girip çıkanlar ondan izin almasa o ev o adamındır denebilir mi? İçinizden hanginiz böyle bir ev reisliğine razı olursunuz? Sizler böyle bir reisliğe razı olmazsınız da Allah’ı niye razı etmeye çalışıyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattın! Yeryüzünü sen yarattın. Bizi ve şu anda sahip olduğumuz her şeyi sen yarattın. Sen Alisin! Sen yücesin! Ama olduğun yerde kal. Bizim hayatımıza karışma. Kanunlarımıza karışma! Kılık kıyafetimize, kazanmamıza harcamamıza, hukukumuza, düğünümüze derneğimize karışma. Eğitimimize karışma. Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz. Bizim de aklımız var, bizim de bilgimiz var, bizim de keyfi­miz var, biz de biliriz bütün bunları.

Ya da: Bizim söz sahibi başka Rablerimiz var. diyerek kendi mülkünde onu susturmaya çalışmanın manası nedir? Böyle düşünen, böyle inanan ve Allah’a, Allah’ın mülkünde söz hakkı tanımayan bir adamın mümin olduğunu nasıl söyleyebiliriz.

Evet mülk Allah’ndır. Gökler ve onlarda olanlar, yeryüzü ve onda olan her şey Allah’ın mülküdür. Hal böyle iken, mülk Al­lah’a aitken, herkes ve her şey Allah’ın mülkü ve onun kulu iken:

Kur’an-ı Kerim’de Şefaat Kavramı

O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kim­miş?

Bakara Süresinin İsrâil oğullarına hitap eden bir bölümünde bu şefaatle alakalı bir bölüm geçmişti burada tekrar geçiyor
Kur’an-ı Kerim şefaat konusunu etraflı bir biçimde ele alıp anlatmıştır. Zira geçmişte ve günümüzde insanların sapmalarının en büyük sebeplerinden birisi bu şefaat meselesinin yanlış anlaşılmasıdır.

Yahudilerin, Hıristiyanların ve müşriklerin sapma noktasıdır bu şefaat konusu. Geçmişte sapanlar bu yüzden sapmıştır.

Yahudiler Üzeyr Allah’ın oğludur dediler. Hıristiyanlar İsa Al­lah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler.
Bunlar bu yaratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Gerekenden fazla değer verdiler.Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bunların yapamayacağını iddia ettiler. Diğer yaratıklardan ayırdılar bunları. Bunların diğer varlıklardan daha çok Allah’a yakın olduklarını ya da Allah’ın bunlarla daha çok ilgilendiğini iddia ettiler.

Aslında bütün bu iddiaların altında yatan sebep Allah’a veliahtlar bulmak, Allah’a karşı torpilli varlıklar bulmak, İşledikleri günahlara kılıf bulmak çabasıydı. İsa Allah’ın oğludur! Üzeyr Allah’ın oğludur! Melekler Allah’ın kızlarıdır! derken Allah torpil yaptırma gayretine giriyorlardı. Bir varlığın hatırından çıkamayacağı, sözüne iş yapacağı varlık elbette onun en yakını oğlu ve kızı olabilirdi. Allah’ı insan gibi farz etmenin yanılgısıydı bu. İnsanlara oğlu ya da kızı vasıtasıyla yaklaşılabileceğine göre Allah’a da bu yakınları vasıtasıyla yaklaşabileceklerini, O’na karşı da şefaatçiler bulabileceklerini, torpil yaptırabileceklerini zannederek sapıp gittiler.

Bugün de pek çok insan böyle düşünmektedir. Dünkülerin sapma noktası bugünkülerin de sapma konusu olmuş Allah korusun. Belki bir babaya oğlu, kızı veya bir yakını vasıtasıyla yaklaşmak mümkün olabilir. Ona tesir etmek, onu fikrinden vazgeçirmek mümkün olabilir . Ama yanıldıkları nokta Allah insan gibi değil ki. Allah baba gibi değil ki. Allah katındaki şefaatin insanlar arasında cereyan eden şefaat gibi olduğunu düşünmek Allah’ı insan gibi düşünmek ve Al­lah’ın sıfatları konusunda noksanlık izafe etmektir ki bu şirktir ve Rabbimizi bundan tenzih ederiz.

Müşrikler Allah katındaki şefaatin insanlar arasında creyan eden şefaat gibi olduğunu zannediyorlardı. Onlar Allah katındaki şefaatin kral katındaki oğlunun, kızının vezirlerinin, yardımcılarının ve ona denk veya ondan daha üstün kralların şefaat etmesi gibi düşünüyorlardı. Ehl-i kitap Allah’a oğullar olarak izafe ettikleri Peygamberlerinin, müşrikler de putlarının ve Allah’a kızlar izafe ettikleri meleklerin kendilerine şefaatte bulunabileceklerine inanıyorlardı.

Hıristiyanlar ve tüm müşrikler meleklerden, vefat etmiş Nebilerden, şehitlerden ve salih kimselerden şefaat isterlerdi. Onların Allah katında şefaat etme yetkisine sahip olduklarını, bu yüzden de Allah’ın bunların şefaatlerini reddetmeyeceğini iddia ediyorlardı.

Yukarıdaki ayetlerde gördük her şey ve herkes Allah’ın kulu iken Allah’ın mülkü iken kimin böyle bir şeye cesareti olabilir? Kim böyle bir şeye teşebbüs edebilir? Allah’ı kim etkisi altına alabilir? Allah karşısında kim söz sahibi olabilir? Allah’a etki etmek, Allah’a bir şey yaptırmak şöyle dursun en çok sevdiği Peygamberler ve melekler bile onun huzurunda ağızlarını bile açmaya cesaret edemezler.

Burada peygamberlerin şefaatleri konusuna değinelim:

Biz biliyor ve inanıyoruz ki peygamberler Allah’ın yeryüzünde en değerli ve en şerefli kullarıdır. Ama unutmayalım ki bunlar da kuldurlar. Tüm peygamberler Allah’ın ona en muti kullarıdır. Elbette ki peygamberler yeryüzünde dualarına icabet edilme yönünden en önde olan kullardır. Allah’ın bu sevgili kulları Allah’a dua ettiklerinde istedikleri şeyler dünyada kendilerine verilir veya burada verilmeyip öbür tarafta kendilerine verilir.

Peygamberlerin dünyada yaptıkları duaların tamamı kabul edilmiş değildir. Bu dua ya Allah’ın kaderine muhalif olduğu için, ya da Allah’ın kendilerinden razı olmadığı kişiler hakkında dua ettikleri için reddedilmiştir. Nuh (a.s), İbrahim (a.s) ve sevgili peygamberimiz bunun en net örnekleridirler. Kimisi babası için, kimisi oğlu için, kimisi amcası için dua etmişlerdir, şefaat etmek istemişlerdir de Allah buna izin vermemiştir.

Mesela Rabbimiz mü­nafıklar konusunda Resulüne şöyle buyurdu:
“Ey peygamberim! Onlar için ister af dile ister di­leme! Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları asla affetmeyecek. Bu onların Allah ve Resulü’nü inkar etme­lerindendir. Çünkü Allah fasıklar topluluğunu asla hidayete erdirmez (Tevbe 80)”

Görüyor musunuz Allah’ın Resulü Allah katında yeryüzü­nün en hayırlısı olduğu halde Allah’ın sevmediği insanlar hakkında ne kadar da istiğfar ederse etsin Allah onlara mağfiret etmyecektir. Allah ve Resulünü inkar eden, Allah ve Resulünü hayatına karıştırmamaya çalışan bir kişiye kesinlikle Allah yol göstermez, hidayet etmez. Öyleyse şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki Allah’ın razı olmadığı kişiler için yapılacak şefaat asla kabul edilmeyecektir. Bunu candan, gönülden isteyen yeryüzünde Allah’ın en şerefli peygamberleri bile olsa da. Peygamberlerin bile mezun olmadıkları bir konuda kim yetkili olabilecek de?

Yine bakın Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde anlatıldığına göre Nuh’un (a.s) oğluna ilişkin duasını da kabul etmemiştir.

“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: “Ey Rabbim! Şüp­he­siz oğlum da benim ailemdendir! Senin vadin ise haktır. Sen hakimler hakimisin!” Allah buyurdu ki: “Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amel sahibidir. (Kafirdir) O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim (Hud: 45, 46)”

Ayet-i kerimeden açıkça anlıyoruz ki Allah’ın razı olmadığı bir insan için şefaatte bulunmak isteyen peygamberin bu şefaati Allah tarafından kabul edilmemiştir. Salih olmayan bir amel sahibi, yani Allah’ın istediği gibi olmayan bir hayat sahibi kim olursa olsun, Allah onun hakkında şefaatten yana değildir.

Yine İbrahim’in (a.s) babası hakkındaki duası da kabul edilmemiştir.
“İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allah’ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi (Tevbe 114)”

Kafir oldukları ve kafir olarak öldükleri kesin belli olduktan sonra, o çılgın ateşin ashabı oldukları belli olduktan sonra yakın akrabaları bile olsa müşrikler hakkında istiğfar etmeleri peygambere ve müminlere asla yakışmaz. Gerek haklarında inen bir vahiyle, gerekse kafir olarak ölüp gittikleri belli olan kimseler hakkında dua etmek, istiğfar etmek, onların bağışlanmalarını dilemek peygambere de onun yolunun yolcularına da yakışık almaz.

Böyle kafir olarak Allah’ın hudutlarını muhafaza etmeden geberip gidenler babalarımız bile olsa, analarımız, kardeşlerimiz bile olsa onların arkasından dua etmemiz ve istiğfarda bulunmamız caiz değildir.

Bunlar hayattayken bunların, bu tür kafirlerin, bu tür sistemlerin Allah’la verdikleri savaşımlarında onların galip gelmeleri, başarıya ulaşmaları adına onlara fiili yardım ve destekte bulunmak türünde bir dua da caiz değildir, geberip gittikten sonra arkalarından dua ve istiğfarda bulunmak da caiz değildir.

Bütün bu ayetlerde görüyoruz nebilerin sağken bile istisnasız bütün duaları kabul edilmediğine göre, Allah’ın istemediği, razı olmadığı konularda onların şefaatleri kabul edilmediğine göre nasıl olur da vefatlarından sonra böyle bir hakka sahip oldukları iddia edilebilir? Öyleyse bu ehl-i kitabın ve müşriklerin iddiaları boştur. Ve bunların aslı hakikati yoktur.

Peygamberimizin ümmetlerinden Allah’ın razı olduklarına şefaat etme konusunu daha sonra inşallah diyeceğim. Bakın Allah buyurur ki:
“O’nun huzurunda O’nun izni olmadan kim şefa­atte bulunabilir?”
Bir kere azaba layık olanlar için kesinlikle şefaat yoktur. Bunu önce söyleyelim. Yani kesinlikle ne kafirler için, ne ehl-i kitap için, ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar ne de müşrikler için şefaat söz konusu değildir. Bunlar istedikleri kadar kendileri hakkında şefaatte bulunacak varlıklar bulmaya çalışsınlar, istedikleri kadar filan Allah’ın oğludur, falan Allah’ın kızıdır desinler kesinlikle onlar için şefaat söz konusu değildir. Kur’an-ı Kerimde bunu anlatan pek çok ayet vardır. Bunlardan bir tanesi şöyle ki:

“Allah’ı bırakıp da kendilerine ne fayda ne de zarar vermeyecek şeylere tapıyorlar ve bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar. De ki siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber vermek istiyorsunuz? (Allah’a akıl vererek onu şartlandırmak mı istiyorsunuz?) Halbuki Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir, yücedir (Yunus 18)”

En’am 51, A’raf 53, Meryem 87, Taha 109 gibi ayetlere bakılırsa kafirler, müşrikler ve ehl-i kitapla ilgili şefaatin kesinlikle caiz olmadığı anlaşılacaktır. Bunlar için kesinlikle şefaat yoktur.

Müs­lümanlarla ilgili şefaate gelince şunları söylemek zorundayız.

Müslümanlar içinde de bu konuda geçmiştekilerin sapması gibi sapma içine girenlerin varlığına şahit oluyoruz. Müslümanlar arasında da bu şefaat konusunu yanlış anlayarak tıpkı ehl-i kitabın düştüğü yanlışa düşenleri görüyoruz.

Müslümanlar için şefaat vardır. Bu hususu anlatan ayetler vardır. Bunlardan biri işte bu ayettir.

O’nun izni olmadan O’nun huzurunda kim şe­faat edebilir?

Bu ayet-i kerimeden ve Kur’an’ın başka ayetlerinden anlıyoruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek insanları Allah belirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Allah’ın izin vermediği hiçbir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacaktır.

Meryem Süresinin 87. ayetinde Rabbimiz bu hususu anlatırken şöyle buyurur:

“Rahman’ın katında O’ndan söz almış olan kimselerin dışında hiç kimse şefaate layık olmayacaktır.”

Yine Taha Süresinin 09. ayetinde şöyle buyrulur: “O gün Rahman’ın izin verdiği ve konuşmasına razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermeyecektir.”

Bu ve benzeri ayetlerden anlıyoruz ki şefaat edecek olanları Allah belirleyecektir. Allah’ın kendilerine şefaat izni verdiği insanlar ancak şefaat edebileceklerdir. Evet şefaat edicileri Allah belirleyecektir. Yarın Allah bana şefaat edebilme müsaadesini verse ben babama, anama, kayınpederime, bacanağıma, arkadaşlarıma şefaat ede­meyeceğim de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara şefaat edebileceğim.

Demek ki şefaat edecek olanları da Allah belirleyecek, şefaat edilecek olanları da Allah belirleyecek. Şefaat edilecek olan kişileri de yarın Allah’ın belirleyeceğini Enbiya süresinde ki şu ayet-i kerime çok açık ve net bir biçimde anlatır:

“Allah onların geçmişini de geleceğini de bilir. Onlar ancak Allah’ın razı olduğu kimselere şefaat edebilirler. Onlar Allah’ın korkusuyla tir tir titrerler.(Enbiya 28)”

Yine Meryem süresinde 87. ayetinde de Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “Rahmanın katında bir ahid almamış olanlardan başkaları şefaate layık olamayacaklardır.”

Bütün bu ayetlerden anlıyoruz ki kendisine şefaat etme yetkisi verilen kişi kendi istediklerine değil de Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye belirlediği listede ismi bulunan kişilere, yani Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere ancak şefaat edebileceklerdir.

Peki bunun sebebi nedir? Eğer yarın Allah bana şefaat izni verirse niye ben kendi istediklerime şefaatte bulunamayacağım da sadece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebileceğim?

Bunun sebebi nedir? Bunun sebebini bakın ayetin bundan sonraki bölümü şöyle anlatıyor:

“O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun ilminden ancak O’nun dilediğinden başka bir şey kavrayamazlar.”

Evet insanların önlerini, arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalplerini, niyetlerini, dosyalarını bilen yalnız Allah’dır. Ben bilemem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dosyayla Allah’ın huzuruna geldiğini.

Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü arkasını bilen sadece Allah’dır. Onun için ben istediklerime şefaat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebilirim, cennete gitmesi gereken birini cehenneme ve direk cehenneme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine girebilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Onun için tüm insanları en iyi bilen, amellerini, o amelleri işlemeye iten niyetlerini, yani insanların önlerini arkalarını en iyi bilen Allah’dır ve ancak bunu belirleme hakkına Allah sahiptir.

Mesela siz hapishane müdürü olsanız. Çok sevdiğiniz bir arkadaşınız da gelip sizden oradaki insanların tamamının salıverilmesini istese ne yaparsınız? Yani sizden böyle bir şefaatte bulunmanızı istese ne yaparsınız? Oradaki mahkumların önlerini arkalarını, sicillerini, dosyalarını, suçlarını o arkadaşınızdan daha iyi bilen siz bu konuda bilgi sahibi olmayan arkadaşınızın bu konuda ki müracaatını nasıl karşılarsınız? Hemen salıverir misiniz onları? Veya sicilini, dosyasını, notlarını sizin tuttuğunuz, dersleri, notları ve davranışlarıyla kesinlikle sınıfta kalması gerektiğine inandığınız bir öğrenciniz konusunda şefaatte bulunmaya gelmiş birine ne dersiniz? Tanımadığın, bilmediğin bir konuda benden bir şey isteme. Dersiniz değil mi? Bakın Rabbimiz Nebe Süresinde 37 ve 38.ayetlerinde bu hususu şöyle anlatır:

“…O’na O’nun huzurunda hiçbir söz söylemeye malik olamazlar (Nebe 37)”

Hiç kimse hiçbir söz söylemeye kadir olamaz. Kimse kendisinde bu cesareti bulamaz. Nebilerin bile korkudan ayaklarının altındaki tozun uçuştuğu, ağızları bıçağın açmadığı bir ortamda kimin haddine konuşmak. Kimse konuşamayacak, kimsenin ağzını bıçak açmayacak ancak:

“Konuşamayacaklar, ancak Rahmanın izin verdikleri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba konuşacaklardır (Nebe 38)”

Yani sevap söz söyleyeceklerdir. Doğru söyleyecekler. Yani aancak şefaate layık olan kişileri şefaat edebileceklerdir. Yalnızca Allah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Allah’ın kendilerinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacaklardır. Allah’ın şefaate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışamayacaklardır

Öyleyse şunu diyebiliriz: Madem ki yarın, şefaat edecekleri de şefaat edilecekleri de Allah’ın belirleyeceğine göre bugünden birilerini şefaat edecek makama oturtup da bunların eteğine yapışmak, bunların önlerinde eğilmek, bunlara hediyeler götürmek, ellerine eteklerine sarılmak, bunlardan yardım beklemek, bunların hatırını kazanmak gibi Allah’a yapılması gereken kulluk vazifelerinden bir kısmının bunlara yapılmasına ne demek lazım?

Ne malum bunların yarın şefaat ediciler olduğu? Kim bilir belki de yarın bunlar şefaat edilecekler listesinde bile yer almayabilirler. Allah’a yol gösterircesine, haşa Allah’a akıl verircesine biz bunları şimdiden belirledik ya Rabbi! Sen de bunları kabul etmek zorundasın! Demenin anlamı yoktur.

Öyleyse, madem ki şefaat edecekleri de, şefaat edilecekleri de Allah belirleyeceğine göre, şefaatin tümünün Allah’a ait olduğuna göre kulluğun tamamını Allah’a yapmak zorundayız. Allah’a yapmamız gerekenlerin bir kısmını da başkalarına yapmamak zorundayız. Allah’tan başkalarının eline eteğine sarılıp onlardan bir şeyler istemek yerine isteyeceklerinizin tamamını Allah’tan istemek zorundayız. Zümer Süresindeki 43. ayet-i kerime bunu çok güzel anlatır:

“De ki bütün şefaat Allah’a aittir. Çünkü göklerle yerin mülkü Allah’ındır. Sonra hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”

Şefaat edecekleri de şefaat edilecekleri de belirlemek Allah’a ait olunca elbette şefaatin tamamı da Allah’a ait olacaktır. Öyleyse kulluğun tamamı da Allah’a aittir. Hal böyleyken Allah’tan başka birilerini belirleyip bu konuda onlardan yardım istemek Allah’a karşı saygısızlıktan, küstahlıktan başka bir şey değildir.

Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür etmek muhsine hakarettir. Muhsinin ihsanına karşılık muhsini görmezden gelerek gayri muhsine teşekkür ya da kulluk muhsine karşı nan­körlüktür, nimeti inkardır der Kuran.

Ayrıca muhsin kendi iradesiyle, kendi arzusuyla ihsanda bulunduğu halde onun başkalarının tavsiyesi ile, başkalarının şefaatiyle bunları yaptığını iddia etmek muhsine karşı yapılmış en büyük nankörlüktür.

Bu konuyu bir misalle anlatalım:

Farz edin ki ben çok zengin, çok cömert birisi olsam. Halini arz eden herkese yardım elini uzatan birisi olsam, inşallah dua edin öyle olalım. Şurada otururken İsmail içeri girse ve beni de tanımasa. Selam verip dese ki ben Ali arkadaşı arıyorum, hanginiz Ali? Dese ve sizler de beni gösterseniz. İsmail benim yanıma gelip: Arkadaş duydum ki sen çok zengin ve o nispetle de cömert birisiymişsin. Halini arz edenlere yardım elini uzatıyormuşsun. Benim de ihtiyaçlarım var onun için sana geldim! Ben sorsam kendisine: Hayrola neye ihtiyacın var? desem. İsmail dese ki işte iki Mercedese ihtiyacım var, üç çuval dolara, iki vilayete, beş eyalete ihtiyacım var dese. Ben de hemen o anda istediklerinin tamamını al diyerek verirsem. Sonra bu nimetlere ulaşan İsmail bu nimetlerin vericisi olarak bana teşekkür etmesi gerekirken, dönse benim yanımda oturan şu kardeşime, Hasan’a teşekkür etse. Hasan! Allah senden razı olsun kardeşim. Ne kadar cömertsin? Ne kadar Muhsinsin? diyerek hasan’a teşekkür etse bu bana hakarettir değil mi?

Muhsinin ihsanı anında gayri muhsine teşekkür muhsine en büyük hakaret­tir. Muhsin benim, ihsan eden, istediklerini ona veren benim. Bana teşekkür etmesi gerekirken ihsanla uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmadığı halde gayri muhsine, Hasan’a teşekkür etmesi bana hakarettir.

Bu hakareti biraz daha büyütelim bakın. Ben sorsam kendisine: Arkadaş hayrola! İstediğin şeyleri sana anında veren benim. İhsan eden benim. Bu nimetlerin vericisi olarak bana teşekür etmen gerekirken niye ona teşekkür ediyorsun desem. İsmail dese ki: Sen var ya sen, bütün bunları yapamayacak kadar, bütün bunları vermeyecek kadar cimrisin. Ama sen bütün bunları Hasan’ın korkusundan verdin! Bütün bunları Hasan hatırına verdin! Hasan olmasaydı, Hasan’ın şefaati olmasaydı, o tasavvur etmeseydi sen bunları bana veremezdin! Dese bu bana karşı hakaretin biraz daha büyüğüdür değil mi?

Bizler de bugün Allah’a karşı aynı şeyi yapmaya çalışmıyor muyuz?

Allah’a karşı bir kısım aracılar bularak: Ya Rabbi! Sen aslında tek başına, kendi kendine bizi cennet gönderemeyecek kadar cimrisin, merhametsizsin! Ama filanların hatırına, falanların hürmetine bizi cennetine koyuver! Demeye çalışmıyor muyuz? Halbuki Allah hiç kimseye muhtaç olmadan, hiç kimsenin tesiri altında kalmadan bizi cennetine koyabilecektir. Bakın Rabbimiz Nahl Süresi 83. ayet-i kerime de bu hususu şöyle anlatıyor:: “Allah’ın nimetini tanırlar, sonra da onu inkar ederler. Onların çoğu kafirlerdir.”

Nimeti bilirler, nimetin vericisini bilirler, nimetlerin vericisi o-olarak Allah’ı bilirler tanırlar ama yine de başkalarına teşekkür ederler. Nimetin vericisi olarak yalnız Allah’a kulluk etmeleri gerekirken Allah’dan başkalarına kulluk yaparlar. Öyleyse şefaatin tümünü Allah’a ait bileceğiz ve kulluğun tamamını Allah’a yapacağız. Önceden birilerini belirleyip onlara farklı davranışlar içine girmeyeceğiz

Şefaat edecek olanları da şefaat edilecek olanları da yarın Allah belirleyeceğine göre bileceğiz ki yarın Allah beni sana seni bana şefaatçi kılabilir. Bu tümüyle O’na ait bir şeydir. Önemli olan Allah’a kulluk etmemiz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmamız, tüm nimetlerin vericisi, tüm ihsanların sahibi ve de tüm kullarına herkesten çok merhamet edici olarak Rabbimizi bilmemiz ve isteyeceklerimizi de sadece ondan istememizdir.

Kesinlikle bilelim ki Allah istemeden, Allah razı olmadan, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmadan birilerinin tavassutu ve şefaatiyle cennete girmek mümkün değildir.

Öyleyse şefaatin aslı şudur:

Hani okulu bitirmiş ve diploma almaya hak kazanmış talebeler için bir diploma töreni düzenlenerek çeşitli salih kişilerin eliyle her birine diplomaları verilerek hem diplomayı alanlar hem de elleriyle onlara diplomaları verdirilenler böylece her iki taraf da onore edilirler ya işte şefaatin aslı da budur. Zaten Allah kendilerinden razı, zaten Allah’ı razı edecek kulluklar yapmışlar ama ufak tefek kusurları varsa hem onlara şefaat edenleri onurlandırmak hem de onların şefaati vasıtasıyla berikileri cennete göndererek Rabbimiz şefaat müessesesini işletmiş oluyor şeklinde anlıyoruz.

Resulüllah’ın şefaati konusuna değinelim. Allah’ın resulü hayatta iken sahabe-i kiram ondan şefaat etmesini istemişlerdir. Bu husus kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir. Fakat Resulüllah’ın vefatından sonra ondan şefaat istemenin caiz olmadığı konusunda birinci, ikinci ve üçüncü yüz yıl içinde bütün alimler icma etmişlerdir.

Ancak üçüncü asırdan sonra insanlar bu konuda çeşitli sapmaları yaşamışlardır. Dört halife zamanında ve ondan sonra gelen ilk üç asırda hiç bir kimse giderek Resulüllah’ın mezarı başında ondan şefaat dilememişlerdir

Ancak kıyamet gününde Resulüllah’ın şefaati kesindir. Bu konuda açık nas vardır. Allah’ın Resulü bir hadislerinde kendisinin şefaatiyle ilgili şöyle buyurur:

Ben kıyamet gününde ilk şefaat edici ve ilk şefaat ettirilenim

Buna göre Allah’ın Resulü şefaat hakkını ilk olarak mahşer yerinde kullanacaktır. Eğer Allah’ın Resulü kabrindeyken de şefaat etme hakkına sahip olsaydı burada kıyamet günü ilk şefaat edecek olan benim buyurmazdı. O halde Allah’ın Resulünün şefaati kesindir ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimselere şefaat edecektir diyoruz.

“O, Allah kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise O’nun dilediği kadarından başka O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar.”

Evet Allah insanların yukarılarını, aşağılarını, önlerindekileri, arkalarındakileri, bildiklerini bilmediklerini her şeyi bilendir. İnsnaların öncesini ve sonrasını bilendir. Yani varlıklardan önce ne vardı? Varlıkların varlığından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne olacak? Bunu bilen ancak Allah’dır. O’nun bilgisinin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildiklerinden hiç bir şeye dair bilgiyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin vermedikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öyleyse insanlar ne bilmilerse, neyi biliyorlarsa, ne tür bir bilgiye sahiplerse, ister gayb aleminden, isterse şehadet aleminden, ister Al­lah’ın zatına ya da sıfatlarına dair, ya da bu kainatın kanunlarından neyi bilebilmişlerse bu ancak Allah’ın meişeti ve bildirmesi ile olmuştur.

Evet kullar Allah’ın bildiklerinin hiçbirini bilemezler ancak Allah’ın kendilerine öğrettiklerini bilebilirler.

İnsana bilmediğini öğreten Allah’dır (Alak 5). Bilgi tümüyle Allah’tandır.

Kürsi Ne Demektir?

O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır

Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu kürsü ihata etmiştir. Her şeyi kuşatmıştır.

1-► Kürsi ilim demektir. Öyleyse şöyle diyeceğiz: Allah’ın ilmi gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ın ilmine tabidir. Allah’ın bilgisi olmadan tek yaprak açmaz, tek damla yağmur inmez.

Zerrelerden kürelere her şey Allah’ın ilmiyle hareket etmektedir. Tek çiçek açmaz, tek çocuk doğmaz, tek karınca devinmez ki bundan Allah’ın bilgisi, Allah’ın haberi olmasın.

2-► Küsi saltanat demektir. Kürsi egemenlik ve hkimiyet demektir. Allah’ın saltanatı, Allah’ın egemenliği, Allah’ın hakimiyeti gökleri ve yeryüzünü tamamen kuşatmıştır. Semalar, ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, gece, gündüz, hayvanlar, bitkiler, canlılar, cansızlar her şey Allah’ın egemenliğine boyun bükmüştür. Tüm varlıklar yaratıcılarının yaratış gayesi istikametinde hareket etmektedirler. Tüm varlıkların boyunlarındaki ipin ucu yaratıcılarının elindedir.

3-► Kürsi kudret ve mülk demektir. Allah’ın gücü ve kudreti gökleri ve yeri tamamen kuşatmıştır. Allah’ın hükmü, Allah’ın kudreti, hakimiyeti ve egemenliği göklerde ve yerde ne varsa hepsini kuşatmıştır. Kainatta sadece insan değil tüm varlıklar Allah’ın egemenliği altındadır.

4-► Kürsi mülk demektir. Allah’ın mülkü göktekileri ve yeryüzündekileri tamamen kuşatmıştır. Göklerin ve yerin mülkü tamamen Allah’ındır. Gökte ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır, Allah’ın mülküdür ve Allah’ın mülkünde yaşamaktadırlar. Tüm varlıklar Allah’ın egemenliğine, Allah’ın hükmüne teslim olmuş, boyun bükmüştür. Evet Allah’ın egemenliği tüm varlıkları kuşatmıştır. Çünkü İlahlık ancak bununla olacaktır. İlah olan varlığın gökler ve yeryüzünde ne varsa hep-ine hükmedecek güçte olması gerekir. Hepsine ferman edebilecek iktidarda olması gerekir. İlah olanın saltanat sahibi kudret sahibi ve mülk sahibi olması gerekir. İlah olanın, yaratıklarına hükmedecek olanın ilim sahibi olması gerekir.

5-► Bir de Kürsi Allah’ın yarattığı bir alemdir ki yedi kat semayı çepeçevre kuşatmıştır. Allah’ın Resulü Ebu Zer hazretlerinin rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur:

Ey Eba Zer! Yedi kat sema Kürsiye nazaran geniş bir çöle atılmış küçük bir yüksük gibidir. Arş da Kürsiyi kuşatmıştır. Kürsi de arşa nazaran koskoca bir çölün içine atılmış bir yüksük gibidir

Kur’an-ı Kerimde kürsi gibi, arş gibi kelimeler Kur’anın muhatabı olan insanın havsalasına, anlayışına uygun olarak Rabbimiz tarafından seçilmiş kelimelerdir. Tıpkı Kabe’ye “Beytullah” Allah’ın evi denmesi veya Kabe’deki Haceru’l-Esved’e “Yeminullah” Allah’ın sağ eli denmesi gibi insanların anlayabileceği, kavrayabileceği ifadelerle meselenin anlatılmasıdır.

Hacer’ul Esved’e Allah’ın sağ eli denmesi Allah’ın elinin olduğu anlamına gelmediği gibi kürsi de Allah’ın oturacağı bir zemin anlamına gelmemektedir. Ama nasıl ki Beytullah’a Allah’ın evine iman etmemiz şartsa, Allah’ın kürsisinin olduğuna da inanmak zorundayız. Biz Allah’ın kitabında bize haber verdiği bir kürsisinin olduğuna inanırız. Ve bu Kürsinin tüm semavat ve arzı kuşattığına da inanırız. Ama onun oturulacak bir kürsü olmadığını, mahiyetinin ne olduğunu da bilmediğimizi söyleriz.

Onların korunması ona ağır gelmez. O yücedir, büyüktür

Arz, onu çepeçevre kuşatan yedi kat sema, onu kuşatan kürsi, onu da küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar kuşatan arş bütün bu alemlerin, bütün bu varlıkları koruyup gözetmek ona ağırlık vermez. Gökleri ve yeri korumak, onlarda olan, yaşayan, hareket eden her şeyi ve herkesi muhafaza etmek asla O’na zor gelmez. O her şeyi ve herkesi görüp gözetendir. Hem de bir an bile onlardan gafil olmadan, onların ihtiyaçlarını ihmal etmeden. Zira O’nun egemenliği, bilgisi ve kudreti tüm kainatı kuşatmıştır. Hiç bir şey O’ndan gizli kalmaz.

O yüce ve büyüktür

O yücedir, yücelik O’na mahsustur. O’nun dışında her şey, tüm eşya bütünüyle O’nun huzurunda alçaktır, zelildir, küçüktür, muhtaçtır, fakirdir. Allah yaratıklarda mevcut olan bütün noksan sıfatlardan ve kendi sıfatlarıyla mahlukatlarına benzemekten münezzeh ve yücedir.
Allah o kadar yücedir ki O’nun yaratıklarından hiç birisi O’na yaklaşamaz. İnsanları yeryüzünde gözünüzde ne kadar büyütürseniz büyütün, ne kadar da uçurursanız uçurun, arşta okur mukabele filan diye ne kadar da onları arşa çıkarmaya çalışırsanız çalışın, ne kadar da Allah’ın sıfatlarını onlara vermeye çalışırsanız çalışın bilesiniz ki peygamberler de dahil, melekler ve cinler de dahil O’nun karşısında herkes küçüktür hepsi kuldur, hepsi O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Hiçbir şey O’nu etkisi altına alamaz. Hiçbir şey O’nu yoramaz. O’nun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Dilediğini yapar dilediğini yapmaz. Kimse ona tesir edemez. Hiç kimse hiçbir konuda O’nu zorlayamaz.

Kaynak

Aşağıdaki konulara bakmak ister misiniz?

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı