Bilgi Kütüphanesi

Başkalarına İyiliği Tavsiye Ederken Kendinizi de Unutmayın

sponsor

Bu konudaki ayet ve sahih hadislerin lafızları, maruf ve münkeri tanıyıp bunların her birisinin gerektirdiği görevi yerine getirmenin vücubunu bilen bir kimsenin, bildiğinin ve emrettiğinin aksine davranışından dolayı, bunları bilmeyen bir kimseye göre cezasının daha ağır olacağını göstermektedir.

Çünkü o bu şekilde Yüce Allah’ın yasaklarını küçümsüyor, hükümlerini hafife alıyor gibidir. Ve böyle bir kimse kendi bilgisiyle yararlanamayan kimsedir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

Kıyamet gününde azabı insanlar arasında en çetin olacak kimse Yüce Allah’ın kendisini bilgisiyle faydalandırmadığı ilim adamı olacaktır

Kötülük yaparken iyiliği tavsiye etmek yasak mıdır? Hayır. Burada yasaklanan;

Kötülük yaparken iyiliği emretmek değil; iyilikle emrederken kötülük yapmaya devam etmektir.

Yani, “siz iyiliği emrediyorsunuz, güzel; o halde kötülüğü de terk edin, emrettiğiniz o iyiliği kendiniz de yapın” denmektedir.

“Siz Kitab’ı okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hala akıllanmayacak mısınız?” (2/Bakara, 44)

Ayette geçen birr (iyilik) den kasıt, itaat ve salih ameldir. Ayette geçen “kendinizi unutur musunuz?” buyruğundan kasıt, “kendinizi terk eder, o halde bırakır mısınız?” demektir. Unutmak, terk etmek anlamına da gelir ve burada kasıt budur. Allah’ın: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.” (9/Tevbe, 68) ayetinde unutmak da hatırlamanın ve bellemenin zıddı anlamındadır.

Seyyid Kutub, bu ayetin tefsirinde şunları söyler:

Kur’an’ın bu hükmü, başlangıçta her ne kadar İsrailoğullarında görülen hadiseler üzerine nazil olmuş idiyse de bütün insanlığa ve özellikle din alimlerine hitap edişi bakımından bu ebedi tebliğat yalnız bir nesle veya bir kavme münhasır değildir. Din, sıcak bir ruh ve müdafaa edilen bir itikad olmaktan çıkarılıp, sanat ve ticaret haline getirilirse din adamları tehlikeli bir afet olur.

Bu tip din adamları, inanmadıkları şeyleri dilleriyle söylerler. Ve hayrı emrettikleri halde kendileri yapmazlar. İyiliğe çağırdıkları halde kendileri iyilikten kaçarlar. İlahi kelamın aslını ya da anlamını değiştirip tahrif ederler. Allah’ın kat’i hükümlerini birtakım menfaat ve arzulara göre tevil ederler. Yahudi hahamlarının yaptığı gibi, dıştan İlahi hükümlere uyar görünüp, diğer taraftan devlet adamlarını ve zenginleri memnun etmek için din hakikatleriyle bağdaşmayan fetvalar verirler.

İyiliğe davet edip de iyilikten kaçınmak, sadece dava adamlarında değil, bizzat davanın kendisinde şek ve şüphe afetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumî efkârı/kamuoyunu karıştıran ve kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk bir kimseden güzel söz işitir de çirkin fiiller müşahede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Din davetçilerine olan itimatlarını yitirdikten sonra artık dine de bağlılıkları kalmaz.

Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar câzip ve edebî olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz; ölüdür, muhatabına tesir edemez. Bir insan ağzından çıkan sözün canlı bir numunesi/örneği olmadıkça, söylediğinin hakiki temsilcisi sayılamaz. Bu kimseye itimat eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler cazip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil; bizzat hakikatlerden alır. Sözün güzelliği parlaklığından değil; sadakatinden ötürüdür.

Ancak bu takdirde söz, canlı bir enerji kaynağı haline gelir. Artık o, bizzat gerçeğin ifadesidir. Söz ile hareket, akide ile ahlak arasındaki mutabakatı (uyumu) sağlamak kolay değildir. Bu, sadakatle çalışmayı, O’ndan medet dilemeyi ve O’nun hidayet kaynağı olan hakikatlerden yardım istemeyi gerektirir. Hayatın zaruretleri ve mecburiyetleri çok kere fert ile itikadının arasını açar. Hayatın karışıklığı imanın davet ettiği yolu zorlaştırır.

Fani olan fert ne kadar kuvvetli olursa olsun, ebedi olan kuvvete bağlanmadıkça zayıftır. Zira şerrin, tuğyânın ve sapıklığın kuvveti (Allah’ın yardımı için gerekli sebeplere yapışılmadıkça) insanı mağlup etmeye kâfidir.” (1)

Başkasına İyilikle Emredip Kendisini Unutmak Akılla Bağdaşmaz

“… Aklınızı kullanmıyor musunuz? Hala akıllanmayacak mısınız?” Başkasına iyiliği emrettiği halde, kendisini unutan kimseyi eleştiren Bakara süresi 44. ayeti, bu iğneleyici soruyla biter. İyiliği emrettiği halde kendini unutan insan, akıllı kabul edilmez ve akıllı olmaya davet edilir. Başkalarına iyiliği emretmek, başkalarına doğruyu göstermek suretiyle onları yararlandırmaktır. Halbuki başkasına yol gösterip de kendisini unutmak ve kendisini iyilikten, irşaddan mahrum etmek, başkasını selamete çıkarıp kendini ateşe atmak demektir ki, bu davranış, akıl açısından bir çelişki teşkil eder.

İkincisi, insanlara vaaz ve ders vererek ilmini ortaya koyup da kendisi, kendi emrini, kendi öğüdünü dinlememek, kendini ve ilmini fiilen yalanlamaktır. Bu, şahsında bir çelişki olduğu gibi, halkı bir taraftan aydınlatmak isterken, diğer taraftan saptırmaktır ki, bu da bir çelişkidir; bunda da bir çeşit karıştırmak vardır. Aklı olan ise böyle çelişkilere düşmez.

Üçüncüsü, söylenen sözün, verilen nasihatin bir kıymeti ve kalplerde bir tesirinin olması arzu edilir. Boşuna emir, boşuna gevezelik akıl kârı değildir. Halbuki verdiği emir ve öğüdün tersini kendisinin yapması, onun kıymetini kırmak ve herkesi ondan nefret ettirmektir. Daha açıkçası, bindiği dalı kesmek, oturduğu evi yıkmaktır ki, bundan büyük budalalık olmaz.

Özetle, iyilik iyiliktir; elbette insanlara iyiliği emretmek de haddi zatında iyidir ve bir görevdir. Fakat bunu yaparken kendini unutmak, işte budalalık oradadır. Bu ayette yasaklanan da budur. Bundan dolayı bu ayet, fâsığın/günahkar sapığın doğru söylemek, sözünde ciddi olarak iyiyi söylemek şartıyla vaaz etmesini (öğüt vermesini), iyiliği emretmesini men etmemekle beraber, bu gibiler hakkında gayet büyük ve büyük olmakla beraber zarif/ince bir inzarı (korkutmayı) içeriyor ve aptallıklarını anlatıyor.

İyilikle emreden kişinin kendi hakkında ciddi olmasını ve öğüt verirken herkesten önce kendini düşünmesinin gereğini anlatıyor. Ve bunun özellikle akıl nokta-i nazarından çok şaşılacak şey olduğunu gösteriyor. İnsan, başkasına öğüt verirken, kendini unutmamalı, ele telkin verip de kendi zakkum salkımı yutmuş olmamalıdır. Halkı aydınlatmak için doğru söyleyenler (kendileri söylediklerine ters davrandıkları için) hadislerde belirtilen azaba çarptırılacaksa, bir de insanları saptırmak için eğri söyleyenlerin hali buna kıyas edilsin!..

Görülüyor ki, halk ve seçkinleriyle İsrailoğullarına hitap ederek verilen emirleri, yasakları izleyerek şaşkınlık ve takrir ifade eden bir soru ile başlayan ve özellikle alimleri, amirleri ve hakimleri hedef alan bu hitap, bütün bu emirleri ve yasakları bildirme ve bildirimi almada İslam dininin istediği ahlak ve irfanın yükseklik ve ciddiliğini gösteren bir kuvvetlendirme cümlesi olmuş ve özellikle namaz, zekat, cemaat emirlerini takip etmesi de bunların ahlakı güzelleştirmekte ki tesirlerine bir işareti içermiş ve özellikle bildiğiyle amel edici olmamanın İsrailoğullarının bilginlerinin şiarı olduğunu anlatmıştır. (2)

İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmaktan Maksat

Büyük müfessir Fahreddin Râzî de, iyiliği emredip kendisini unutmanın akılla bağdaşmadığını şöyle ifade eder: İyiliği emredip kötülüğü sakındırmaktan maksat, başkasını menfaatine olan şeyi elde etmeye ve zararına olan şeye düşmekten sakındırmaya bir irşaddır. İnsanın kendisine iyiliği, başkasına iyilik yapmasından daha evladır. Bunun böyle olduğu akli ve nakli deliller ile malumdur. Başkasına nasihat edip kendisi nasihat almayan kimse, sanki aklın kabul edemeyeceği aykırı bir işte bulunmuş olur. İnsanlara nasihat edip ilmini gösteren, sonra da kendisi yapmayan kimsenin nasihati, insanların günaha rağbet etmelerine bir sebep olur. Çünkü insanlar o zaman şöyle derler: “O, bu ilmi ile eğer bu anlattıklarının bir aslı esası olmadığını anlamış olmasaydı, bu günahı işlemezdi.” Onun bu günahı işlemesi, böylece insanları dini konularda aldırmazlığa götürür ve günah işleme hususunda onlara cesaret verir. İyiliği emredip kendisi günah işlemeye cesaret verecek bir fiili işlediği zaman, sanki o iki zıt şeyi birleştirmiş olur; ki bu da akıl sahibi olanlara yakışan bir fiil değildir. İyiliği emreden kimsenin, nasihatinin kalplere tesirli olmasına gayret etmesi gerekir. Günah işlemek ise, kalpleri günah işleyenin sözünü kabulden uzaklaştırır. Nasihat edenin maksadı, sözünün kalplere etki etmesidir. İşte bu sebeple her ikisini beraber yapmak, akıllılara yakışmayan bir çelişkidir. Bundan dolayı Hz Ali, “Belimi iki kişi kırar: Şerefinin zedelenmesine aldırmayan alim ve zahid olan cahil.” der. (3)

Ebû’l Atahiye bir şiirinde der ki: “Takvayı sanki sen takvalı imiş gibi anlatıyorsun; Halbuki günahların kokusu senin elbisenden yayılıyor.” Kendisi hasta olan bir doktor, aynı hastalıkla ilgili başkasını tedavi etmeye kalkmasına, halk, atasözü halinde söylenen sözü söyler:

Kelin merhemi olsa, başına çalar

Bu sözü, biraz değiştirerek konuyla ilgili halkın değerlendirmesi açısından şöyle diyebiliriz: “Kelin, diğer kellere tavsiye ettiği merhem, faydalı olsaydı, kendi başına sürer, kendi kelini tedavi ederdi.” Tabii, tavsiye ettiğimiz hak dava için bu çeşit sözler söyletenlerin, buna fırsat verenlerin ne kadar büyük vebali olacağı düşünülmelidir. O yüzden “yarım doktor can yakar, yarım hoca din yıkar” denilmiş; “hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme” diye, insanlar birbirine hocaların, söyledikleriyle uyuşan örnek hayatlarının olmadığını ifade etme gereği duymuştur. Halkın tümüyle yanıldığını ve bu sözlerde kasıtlı olduğunu iddia etmek ve İslam’a sadece sözle davet edenleri temize çıkarmak mümkün mü? “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” “Ele verir öğüdü, kendi keser söğüdü” bu deyimler de, yine bu tür davranışa duyulan tepkinin ifadesidir.

Bu konuda cevaplandırılması gerekli bir soru ortaya çıkabilir: Davetin muvaffakiyeti için davetçinin her yönüyle İslamî bir yaşayışa sahip olması, gerçekten gereklidir. Peki, davetçi, bütün bu hususlarda İslami bir anlayış ve yaşayışa sahip olup kemal buluncaya kadar bekleyerek tebliğden uzak mı kalmalıdır?

Diyebiliriz ki şayet bu şartı kaçınılmaz görür ve mutlaka ararsak o zaman İslam topluluklarında hiç davetçi kalmaz ve herkes iyiliği emir, kötülüğü yasaklamaktan vazgeçerek iman, İslam ve ihsanda kemal bulmak için kabuğuna çekilerek yalnızca nefsiyle uğraşmaya başlar. Kemain hududu ve nihayeti olmadığı için ömür boyu davete hazırlık bitmez ve davet hiç başlayamaz. Bir insanın, alim bile olsa, tüm maruf ve birr sıfatına giren iyilikleri yapması ve münker/kötü olan şeylerin tümünden kendini alıkoyması hemen hemen mümkün değildir; “hatasız kul olmaz.” O yüzden, şeytanın sağdan yaklaşıp, “sen kendini tümüyle düzeltmeden iyiliği emredemezsin!” diye vesvese vermesine müsaade etmemeli; hem kendimize ve hem de çevremize nasihat edip, iyilikleri emretmeliyiz.

Mükellef olan insan, iki şey ile emredilmiştir:

► Günahı terk etmek ve

► Başkasını günah işlemekten alıkoymak.

Bu iki görevden birini yapmamak, diğerini de yapmamayı gerektirmez. Bir şeyin hepsine ulaşılamıyorsa, tamamen de terk edilmez.” İnsan bir ağaç gibi olmalıdır: Ağaç, bir taraftan her geçen zaman diliminde köklerini ahtapot kolları gibi her yöne açarak ve gittikçe derinlere dalarak kendine lazım olan besin kaynaklarına müracaat edip kökünü, gövdesini güçlendiriyor. Aynı zamanda da meyve vermeye devam ediyor. Hatta daha çocukluktan/fidanlıktan yeni kurtulan genç bir fide iken bile acı da olsa meyve vermeyi deniyor. Hem güçlenmeye hem de meyve vermeye devam ettiği müddetçe sadece kendi gücü artmıyor, ortaya koyduğu ürünün, meyvelerinin tadı da hızla artmaya, olgun ürünler vermeye başlıyor. Demek ki, dikkat etmemiz gereken;

Başkasına iyiliği emrederken, kendimizi unutmamamız, kendimize de emretmemizdir; Sadece başkalarına anlatarak görevimizi yaptığımızı iddia edemeyiz.

Bildiği İle amel Etmeyenlerin Durumu

Sadece başkalarına anlatmakla yetinenlerin, postacıdan veya taşıdığı kitaptan yararlanmayan dört ayaklılardan farkı olmayacaktır. İmam Gazali; bu konuda şu benzetmeleri yapar:

Bildiği ile amel etmeyenler, sayfaları ilimle dolu defter veya kitap gibidir; başkasına karı olsa da kendisi ondan yararlanamaz. Bileği taşı gibidir; bıçağı biler, fakat kendisi kesmez. İğne gibidir; başkasını giydirir, fakat kendisi daima çıplak durur. Lamba fitili gibidir; başkasına ışık verir, fakat kendisi yanmaktan kurtulamaz.” (4)

Amel söze uymalı; söz amele. İnsanın çifte standartlı olmaması, içi başka dışı başka olan münafıklara benzememesi için sözü özünü, özü de sözünü desteklemelidir. İslam’a davet eden kişi, her çeşit davranışının, sözlerine uymamasından şiddetle sakınmalıdır. Sözü ile özü, mesajı ile yaşayışı aynı doğrultuda olan, iki dille insana tebliğ etmiş olacağından, hem kulak hem göz etkilenecek, mesaj donuk ve soyut olmaktan çıkacak, canlanıp canlandıracaktır. Bu tavır, hem ihlasın meyvesi olduğundan Allah katında büyük ecir getirecek, hem bereketini dünyada neticeleriyle görecek ve sözünün kabul görmesine büyük oranda vesile olabilecektir. İnsan karakteri, ilmiyle amel etmeyen ve sözü fiiline uymayan kimselerin sözünden faydalanmamak eğilimindedir.

Şuayb (a.s.) sözüyle olduğu kadar namazıyla ve davranışlarıyla da kavmine tebliğ ediyor ve dâvet ettiği şeyleri kendisi tümüyle yaşadığını belirtme ihtiyacı hissediyordu:

Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” (11/Hûd, 88)

Bu ayetin öncesi ve sonrası da davetçinin temel vasıflarını içermesi bakımından peygamberleri örnek almak ve doğruyu bulup yaymak isteyenler için çok önemlidir: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin. Sizin için ondan başka ilah yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın…” “Dediler ki ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.’ Dedi ki: ‘ Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” (Hud, 84, 87-88).

Bu ayetlerde bir peygamberin ve dolayısıyla hak yola davet eden peygamber izinden gidecek bir Müslümanın tebliğ konusunda en önemli vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Davet ve tebliğde temel, Allah’a kulluğa davet ve başka tüm ilahları reddetmektir. Diğer yanlışların düzeltilmesi, bu davetten sonra bir anlam taşıyacaktır. Son ayetten anlıyoruz ki peygamberler, Allah tarafından gönderilmiş bir delile, yani vahye dayanırlar.

Peygamberler, ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar; sözleri ile özleri, kalpleri ile amelleri birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ ettiklerine muhalif davranmazlar. Peygamberler, birer ıslahatçıdır, onların görevi, yapmak ve düzeltmektir; iyiliğin hakim olması, insanların doğruya ve iyiye yönelmesi için elinden geldiğince çaba göstermektir.

Peygamberler, sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar; başarının, yalnız Allah’tan geldiği hususunda hiçbir şüpheleri olmaz; bu sebeple de Allah’tan başka hiçbir kuvvete ve desteğe sahip olmasalar bile, yine de ümitsizliğe düşmezler.

Davetçilerin kendi nefislerine karşı sorumlulukları, toplum karşısındaki sorumluluklarından daha büyüktür. Onların kendi görevleri konusundaki eksiklikleri de toplumun onlar üzerindeki hakları konusundaki eksikliklerinden daha tehlikelidir. İçinde yaşamış oldukları toplumda davranışlarıyla iyi bir örnek oluşturmaları gerekir. İnsanları kendisine davet ettikleri davanın etkileri bizzat kendi hayatlarında görülmeli, davranışlarında inandıkları prensiplerden işaretler olmalıdır. Ancak böyle olursa halk, bu dinin fiili varlığını duyar ve pratik tatbikatını görme imkanına kavuşur. Davet ve tebliğ alanında bunun büyük etkileri vardır. Anlatılan hakikatlerin, entellüktüel tatmin aracı olarak kalmaması, hayata yansıması için teori planından çıkıp pratiğe aktarılmalıdır ki, Müslümanın hayatı, İslam’ın aynası ve tablosu olsun.

Davetçiler, hayatlarının her safhasında davalarını uygulamak zorundadır. Söz ve davranışlarında özel ve genel meselelerinde, bireysel ve toplumsal alanlarında, özel hayatlarında, bir işçi veya işveren olarak işlerinde, bir baba ve koca olarak evlerinde, sokaklarda, hayatın her safhasında. Hz Ali (r.a.) şöyle der:

Kim kendisini başkalarına bir önder olarak tayin ederse, başkasına öğüt vermeden önce kendi kendisine öğüt versin. Diliyle terbiye kurallarını anlatmadan önce davranışlarını o kurallara uydursun. Kendi kendisine öğüt veren ve kendisini düzelten, başkalarına öğüt verip başkalarını düzeltmeye çalışan kimseden daha çok saygıya layıktır.” (5)

Davet için gerekli ve geçerli bütün usul ve çarelere başvurularak yapılan bir tebliğ, şayet muhataptan istenen hususlar, davetçi tarafından yerine getirilmiyorsa, etkileyici olmaktan çok çok uzaktır.

“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” diyen Ziya Paşa, hüküm vermek için geçerli ölçünün, amel, fiil, yaşayış olduğunu ifade etmektedir. Bu bakımdan davetçinin yaşayışı, sözlerini nakzetmeyecek, kavilleri ile fiilleri arasında mutabakat bulunacak, diliyle yaptığı davetten ziyade o, hayatı ile davetçi olacaktır.

Örnek Olmak; Hal Diliyle Emr-i Bi’l-Ma’rûf

Örneklik, iyiliği emir ve kötülükten sakındırma işleminin onsuz gerçekleşemeyeceği ve meyvesini veremeyeceği bir esasıdır. Çoğu zaman konuşmadan, sözden çok uygulamalar etkili olur. MArufu emreden ve münkerden sakındıran, nasihat eden kişiler, söylediklerine uymadıkları zaman; muhAtabın fitneye düşmesine, dAvetçinin söylediklerinin doğruluğuna ikna olmamasına götürür. Hasan-Basrİ şöyle der:

İnsanlara uygulamanla, fiilinle nasihat et; sözlerinle değil. Nasihatçi, bir şeyi emir ve tavsiye etmek istediğinde kendi nefsinden başlar ve önce kendisi onu yapar. Bir münkerden de sakındırmak istediğinde önce kendisi ondan sakınır.”

Yine Hasan-Basrİ’ye ait başka bir tavsiye de şöyledir: “MArufu emreden birisi olduğun zaman, onu kendisi yaşayıp uygulayanlardan ol; yoksa helAk olursun. Münkeri de sakındıranlardan olduğunda ise, ondan kendisi sakınanlardan ol; yoksa helak olursun.” (6)

Bir Müslüman, hakkı tavsiye ve batıldan sakındırma işlemi sırasında hakkıyla etkili olabilmesi için, gündeme getirdiği bir konuda az bir şeyle yetinmeyip o konuyu en çok sahiplenen biri olmalıdır. Bir davetçinin kendi nefsini eğitmeye güç yetirmesi, başkalarını eğitmeye onu ehil kılar. Kimin de nefsi, kendisini esir almışsa, kendi hevasına kul olmuşsa, başkalarına etkili olması mümkün değildir. (7)

İnsan, karşısındaki şahsa bir mesaj vermek istiyorsa, sözünün tesirli olabilmesi için en önemli şart, sözü özün desteklemesi; söylenen sözün hale tercüman olmasıdır. Cami, hal diliyle durmadan namaza davet eder. Müezzin ise bu davete namaz vakitlerinde tercüman olur. Bir mümin de ahlakıyla örnek insan oldu mu, çevresindekileri hal diliyle durmadan İslam’a çağırır. Onlara bir şeyler söylediğinde dili haline tercüman olmuş olur ve sözü tesir eder.

“Eğer biz, İslâm ahlakının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini davranışlarımızda ortaya koysak, diğer dinlerin bağlıları, elbette grup grup İslamiyet’e girecektir. Belki yeryüzünün bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e toptan gireceklerdir.” Biz hep beraber İslam’a uygun bir hayat sürebilsek, yani hal diliyle İslam’ın güzelliğini, üstünlüğünü ilan edebilsek nice insanların hidayetine vesile olacağız. Bir başka ifadeyle, bunu yapmamakla kim bilir kimlerin dalaletine, İslam’dan uzaklaşmalarına yahut en azından ona yaklaşmamalarına sebep oluyoruz.

“Rabbimiz! Bizi kâfirler için bir fitne kılma.” (Mümtehine, 5) Yarabbi, Sen bizi İslam’ı layıkınca yaşamama bedbahtlığına düşürme ki, kafirlere fitne vasıtası olmayalım; “bunların elinde de hak mı olurmuş” deyip de Senin yolundan yüz çevirmesinler.

Haramdan sakınmayanın takva dersi dinlenilmez. Salih amel işlemeyenin de ibadet teşvikleri etkisiz kalır. Manevi bunalım içinde çırpındığı halde Kur’an’ın kapısını çalmayı akıl edemeyen insanlık alemine bunu öğretmenin en büyük şartı Kur’an ahlakını hayatımıza mal etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ahlakını soran ashab-ı kirama Hz. Aişe (r.a.)’nın verdiği cevap ne kadar ibretlidir: “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’an idi.” Cenab-ı Hakk’ın o en son elçisi, O’nun en son kitabına en mükemmel ve en berrak bir ayna olmakla kalpleri aydınlattı; cahiliyye devrini asr-ı saadete çevirdi. Bu felaket ve felaket asrının saadet asrına dönmesi, saadetin bu asra taşınması da bizim O Peygamber’e layık ümmet olmamızda düğümleniyor. Bu düğümün çözülmesi, Kur’an’a uymayan her türlü kötü ahlakı ruh dünyamızdan çıkarmamıza bağlı. Bunu yapabilirsek, biz de sıhhate kavuşacağız, asrımız da… (8)

Bir davaya en çok zararı, ona düşman olanlardan daha fazla, onu kötü savunanlar, onu kötü temsil edenler verir. Milyarlarlarca insan, İslam’dan mahrum yaşıyorsa, kendine yakışır bir şekilde İslam yaşanamadığındandır.

Dünyanın en kötü bir ürünü, iyi bir ambalaj yardımıyla rahatlıkla pazarlanabilir, ona bolca müşteri bulunabilir. Dünyanın en değerli ürünü de çok kötü bir ambalajla müşteriden mahrum edilebilir. Çok lezzetli bir yemek, kalitesine uygun bir tarzda değil de, mesela üstü başı pis bir garson tarafından çok kötü bir şekilde masaya başınıza fırlatılır gibi konulunca o yemeğin beğenilme şansı sıfıra yaklaşacaktır. Yüzü sirke satan bir kimsenin sattığı bala alıcı bulamaması da aynı konu ile ilgilidir.

Haklı olmak yetmez; hakka sahip çıkıp, hakkıyla hakkı savunmak da şarttır. Haklılığımız ve hakkı hakim kılmak için iyiliği emretmemiz de yetmez; batılı yaşayarak bu görev yerine getirilirse, yine haksız duruma düşmüş oluruz. Böylece yalnız kendimize haksızlık etmiş olmayız; savunduğumuz hakikate/iyiliğe de yanlış temsilden ve kötü örneklikten dolayı, o hakikatin bir daha yüzüne bakamayacak olan insanlara da haksızlık etmiş oluruz.

En etkili tebliğ yolu, insanın benimsediği kendi hayat tarzıdır. Kişi, söyledikleriyle uyumlu bir yaşantı içindeyse, onun çok söz söylemesine ihtiyaç bile kalmaz. Çünkü o, hal ve tavırlarıyla konuşmaktadır. Yaşadığı güzel ahlak, o insanın en etkili ve güvenilir sözcüsü durumundadır. “İnsanları Allah’a davet eden ve kendisi de salih/iyi amel işleyen ve ‘Ben şüphesiz Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussılet, 33)

Kelam ile kemali birleştirmek gerek. Unutmayalım; verdiği öğüdü kendisi tutmayan, bunu başkalarına dinletemez.

Ahmed Kalkan / Vuslat Dergisi

Aşağıdaki konulara bakmak ister misiniz?

sponsor
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı