İmanın Şartları

Bilgi ve Amelin Önünde En Büyük Engel: Taklit

sponsor

Allah insanı yeryüzünde halife (idareci) olarak yarattığında, ona bu görevi yerine getirebilecek imkanları da sunmuştur. Nitekim Allah Teala, insanı bir sperm damlasından yarattığını ve onun tabiatını oluşturduğunu ve “sonra hayatı onun için kolaylaştırır (summessebile yesserahu).”(1) buyurur. Yani, lafzen “Yolu onun için kolaylaştırır.” “Bu, insanın, doğru ile yanlış arasında ayırım yapabilmesini ve yeryüzündeki çevresinin ona sunduğu fırsatları verimli bir şekilde kullanabilmesini sağlayan entelektüel donanımla donatıldığına işarettir” Bu donanımın temeli şüphesiz akıldır. “Kusursuz bir akıl. Sebepleri araştıran, fakat aynı zamanda gayeleri de araştıran ve her şeyde Allah’ın varlığının ve eserinin bir işaretini (ayet) gören bir akıl… Aklın görevi, insanlara daha insani bir gelecek hazırlamak ve bunlara çözüm getirmektedir.”

Taklitçilik, Allah’ın insana en büyük nimeti olan aklı kullanmamak, körü körüne başkalarına uymaktır. Allah iyiyi kötüden temyiz ve tefrik ederek akıl vermişken, bu kıymetli ölçüyü kullanmayarak körü körüne başkalarının peşinden yürümek bir acziyettir. Kur’an’ın bu telakki karşısındaki umdesi; evvela düşünmek, sonra kabul etmektir. Bu bakımdan İslam akıl dinidir. Onun birinci dayanağı akıldır.

Bu bağlamda bir değerlendirme yaptığımızda insanın bilgi edinmesinin, ilerleme ve aklını kullanmasının önündeki en büyük engelin taklit olduğunu görürüz. Yani o, bireyin hiç düşünmeden baş vurduğu ve sığındığı bir eylemdir. Kişi bu duruma gelince başka varsayımı veya ihtimali kabul etmez. Araştırma, inceleme ve meraktan geri kalır. Artık o, öyle bir inanç noktasına gelmiştir ki ‘budur, başkası yoktur’ der.

İşte bu yüzden Kur’an birçok ayette taklidi yermektedir. Bunu da iki şekilde ortaya koymaktadır:

Çoğunluğa (Topluma) Uymak

“Yeryüzündekilerin (arz) çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uymaktadırlar ve onlar sadece tahminde bulunuyorlar. Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir; yolunda olanları da en iyi bilendir.” (2)

Eğer sen yeryüzünde bulunanların ekseriyetine itaat edecek, onlara uyacak ve onlardan hakem yapacak olursan seni Allah’ın yolundan, yani dininden saptırırlar. Çünkü onların hareket noktası bilgi, delil, gözlem ve akletme değil, taklittir.

Burada, dini ve dünyevi meselelerde insanların çoğunluğunun belli bir görüş, inanç ve yaşayış biçimini seçtiğine bakarak, ve onlara uymanın her zaman isbetli olmayacağı vurgulanmaktadır. Zira bu çoğunluk, inançlarını ve hayat tarzlarını oluşturup belirlerken aklıselime, gerçek bilgiye dayanmak yerine- Mekke müşriklerinde görüldüğü gibi- kuruntulara, zan ve tahminlere de dayanıyor olabilir. Bu sebeple Hz. Muhammed’in şahsında müslümanlar, inanç üzerine kuran çoğunluğu taklit edip onlara uymaktan sakındırılmıştır.

Atalara (Geleneğe) Uymak

“Onlara: Allah’ın indirildiğine uyun, denildiğinde, onlar: Hayır! Biz, atalarımızı yapar bulduğumuz şeylere uyarız, diyerek karşılık verirler. Ama, ya ataları, hiçbir şey akıl edememiş ve doğruyu bulamamışsalar!”(3)

“…Hayır! Ama babalarımızın böyle yaptıklarını gördük, (onun için biz de böyle yapıyoruz) dediler.”

Zemahşeri (ö. 528/1133) bu ayetin tefsirinde; bir şeyin öteden beri yapılıyor olmasının o şeyin doğruluğunu ve sıhhatini göstermeye yetmeyeceğini ifade eder. Burada taklitten kastedilen, geçmişteki alışkanlık, adet, gelenek, uygulama ve anlayışların, sorgulanmadan, hiçbir araştırmaya tabi tutulmadan, doğru olduğunun kabul edilip benimsenmesidir. Yani eskilere körü körüne itaattir. Bu ise şüphesiz bilgi ve amelin önündeki en büyük engeldir.

Risalet sahibi peygamberler ve davet sahibi bütün diğer insanlar, Allah’a davet yolunda bu tür bir gidişatla karşılaşmışlar, bu tarzı yıkmaya çalışmışlar ve oldukça yorulmuşlardır. Çünkü böyle bir gidişat, insana düşünme pencerelerini kapar ve onu içine kapanık, dikkatini çeşitli problemlere, düşünce ve ilkelere çekmeye çalışan diğer insanlarla diyalog ya da herhangi bir ilişkiye girmekten uzak bir insana döndürür.

Toplumu da gelişen kanatlarıyla yükseklere uçmak ve istikbale yöneltmek yerine, düşünmeden mazi tekerleğine bağlı geri kalmış bir topluluk haline getirir. Onu, hayatını geliştirmek ve gidişini bütün hayat işlerinde en iyiye doğru çevirmek gibi düşüncelerden uzaklaştırır. İşte Kur’an, toplumsal ve insani meseleler ve düşünceler karşısında böyle bir eğilime şiddetli bir savaş açmış, düşüncede ve eylemde hissi baskılardan uzak ve düşünce özgürlüğü üzerine kurulu sabit bir fikri temelden hareket etmeye çağırmıştır.

Bu durum bayağı bir değer yargısı olup psikolojiktir. İşte Kur’an’ın pek çok ayetinde kendisinden behsedilen gerçek de budur. Bu ayetler göstermektedir. ki; alışkanlık, adet, gelenek ve göreneklerin; kofluk, gevşeklik ve vurdum duymazlığın yönlendirdiği toplumlar peygamberleri şu tepkilerle karşılamışlardır:

“Biz atalarımızın yolundayız. Biz atalarımızın, ecdadımızın torunları olarak onların izinden ayrılamayız. Onların değer yargılarına sımsıkı sarılmalıyız ki, onların torunu olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilelim.” Yaşanan hayat zihinlerinde o kadar yer etmiş, hissiyat davranışlarına ve ruhlarına o kadar işlemiş ki; artık onlar düşünen, araştıran, muhakeme eden bir insan olmaktan çıkmıştır. Onlar artık sürekli biçimde zamane çocuğudur. sürekli çevrenin, yaşam biçiminin yetiştirmesidir. O, zamanının babası, çevresinin babası değildir. Onun içindir ki, bu insan, yaşanan şartları, çevreyi, yaşam biçimini aşarak yaşamı ve olayları değerlendiremez.

İşte yukarıda zikrettiğimiz ayetlerin tümünde Kur’an, bu bayağı değer yargısı üzerinde durmaktadır. Bu toplumun bireyleri, alışkanlığın, gelenek, görenek ve adetin yargısıyla; gevşekliğin, vurdumduymazlığın, boş ve kof olmanın yargısıyla; kendilerini yürürlükte bulunan bir yasanın şartları ve prensipleri ile bir çevrenin önünde buldular. Kendi kendilerine bu şartları, gelenekleri, yasaları aşabilme vizesi vermediler. Bu konuma bir değer yargısı olarak sahiplenerek onu somutlaştırdılar. Ve tarih boyunca peygamberlerin çağrılarına bununla karşı koydular.

İşte bu sebepten Kur’an taklidi, bilginin karşısına oturtarak onu kesinlikle reddetmiştir. Bütün bu hususu Süleyman Ateş çok güzel bir şekilde şöyle açıklar:

“Çoğu insan, şeytana, kendi vehimlerine kapılıp doğru yoldan sapmıştır, artık onların ardından gelen nice nesiller de körü körüne onları taklit edip batıl yolda yürümüşlerdir. Bu insanlara gittikleri yolun yanlışlığı gösterilip hak yola davet edilseler, bir türlü körü körüne saplandıkları taklit bataklığından çıkamazlar. Gittikleri yolun yanlışlığı ispat edilse, onlar atalarının gittiği yolun doğru olduğuna inanır, bir türlü ondan ayrılmazlar. “Üstat böyle dedi, onun dediği doğrudur.” diye ısrar ederler. Bilmezler ki hatadan salim olan yalnız Allah’tır. Peygamberler hariç, her insan hata edebilir. Peygamberden başka hiç kimseyi körü körüne taklit doğru olmaz… Salih ataların yolunda gitmek iyidir. Fakat onların ilerlediği gibi ilerlemeye devam etmek gerekir. Eskilerin gelmiş olduğu noktada kalmak, bir adım dahi ileri gitmemek, hatta onların vardığı fikri seviyeden daha geride kalmak İslam’ın ruhuna aykırıdır. Her nesil kendi toplumunu daha ileriye götürmekle yükümlüdür. Salih ataları takip edip ilmen ve ahlaken ilerlemek lazımdır. Ancak imandan ve ilimden yoksun ataların yolundan gidilmez. İşte Kur’an bunu anlatıyor.”

Burada son olarak bu konuyla ilişkisi sebebiyle biraz taklidi ve tahkiki iman meselesi üzerinde duralım. Tahkik, hak kökünden gelir, taklidin zıddıdır. Hak, Kur’an’da en çok geçen kelimelerden biri ve Allah’ın isim- sıfatlarından bir tanesidir. Kur’an bizzat doğru, delile, akla ve bilgiye dayanan anlamındadır.

Taklidi İman ve Tahkiki İman Ne Demektir?

Bu bağlamda delillere, yeni bilgiye dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve adeta kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana taklidi iman denir. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana ise tahkiki iman denir. Ehli sünnet bilginlerinin çoğuna göre taklidi iman geçerli olmakla birlikte, kişi, imanı akli ve dini delillerle güçlendirmediğinden dolayı sorumludur. Bunun anlamı şudur; ehli sünnet bilginleri iman konusunda akıl yürütmenin önemini vurgulamışlardır. Yani kişi imanı bile bilgi temeline dayandırmalıdır. Çünkü taklidi iman, inkarcı ve sapık kimselerin ileri süreceği itirazlarla sarsıntıya uğrayabilir. Dolayısıyla aslolan her Müslümanın tahkiki imana sahip olması, neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır.

Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, Kur’an, her konuda hatta iman konusunda bile taklidi değil tahkiki yani bilgiyi esas almış, taklidi şiddetle reddederek onun bilgi ve amelin önünde en büyük engel olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla diyebiliriz ki Kur’an’ın hedefi bilgidir, taklit değil.

“Yani, Hz. Peygamber’in meclisinde, ondan uzak bir yerde oturmakla kıymet derecenizin düştüğünü sanmayın ve size ‘kalkın artık, sohbet sona erdi’ denildiğinde, bunu kendinize bir hakaret kabul etmeyin. Çünkü gerçek ölçü iman ve ilimdir. İşte sizlerin dereceleri ona göre belirlenecek, Hz. Peygamber’e yakın ya da uzak oturmakta değil. Hz. Peygamber’in yanında oturmakla hiç kimsenin mertebesi yükselmez. Mertebenin yükselmesi, iman ve ilim nimetine nail olan kimseler içindir. Ayrıca bilinmelidir. ki, Hz. Peygamber’in yanında oturan bir kimse ona eziyet verebilir, bu da cehalettir. Allah indinde, Hz. Peygamber’in sohbetinden iman ve ilim kazanan ve bir mümine gerekli ahlaki kuralları öğreten kimsenin mertebesi, Hz. Peygamber’in yanında boş oturan kimsenin mertebesinden yücedir.”

Kaynak: Diyanet İlmi Dergisi / 2007 / Sayı: 2 / bkz: 151-157

(1-Abese süresi 18-20) (2-Enam süresi 116-117) (3-Bakara süresi 170)

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı