Hayatın İçinden

Diriliş (Ahmed Günbay Yıldız / O’na Secde Yakışıyor)

sponsor

Aşağıda okuyacağınız kesit; Ahmed Günbay Yıldız’ın O’na Secde Yakışıyor adlı eserinden bir kesit olarak alınmıştır. Anlatılan ölümden korkan yada öldükten sonra yok oluştan korkan Saltık Buğra ile ablası Serdem arasında geçen konuşmadır. Ahmed Günbay Yıldız‘ın bütün kitaplarını okumanızı tavsiye ederim ki zaten ara ara paylaşıyorum tanıtım amaçlı olarak. Şahsım adına O’na Secde Yakışıyor adlı Romanı alıp okumanızı tavsiye ederim ki gerçekten aldığınıza da okuduğunuza da pişman olmayacak aksine hayran kalacaksınız. Söz Ahmed Günbay Yıldız’ın;

Diriliş

Abi, başlangıcı olmayan bir şeyin sonu da olmaz. Dinleyeceksin. İnsanın kendini bulabilmesi için meçhullerini deşifre etmesi gerekir. İnsan yitiklerini aramaya başladıysa, özüne dönüşün de başlangıcında demektir bu. Ben de bir zamanlar senin şu anda olduğun gibi ruhunu cenderenin arasına kaptıran, buhranların en acımasız boyutlarını yaşayanlardan biriydim. Sanma ki bu düşünceyi benimsemem kolay oldu.

İlahiyat Fakültesini seçmemde ki en büyük etkenlerden biri de bu. Dinimin gereğini öğrenip onu gücümün yettiğince yaşayabilmek. Yaratıcının, kulundan nasıl bir yaşam tarzı istediğini anlayabilmekte yola çıkış amacım.

Daha ortaokul son sınıftayken en sevdiğim arkadaşım, talihsiz bir kazanın ardından Hakka yürümüştü. Sınıf öğretmenimiz ve arkadaşlarımızla birlikte onu son yolculuğuna uğurlamak için mezarlığa gitmiştik. İnsanın toprağın bağrına verilişine ilk orada şahit olmuştum.

Beyaz gelinliği andıran kefenin arasında kabre indirilen benim konuşup, şakalaştığım, acıları ve sevinçleri paylaştığım arkadaşımdı. Topraklar atılıyordu az sonra üzerine kürek kürek.

Ruhum, inanılması güç bir boğuntunun içine düşmüştü o an. Arkadaşım değil de sanki bendim kabre indirilen. O topraklar benim üzerime atılıyordu. Nefesim kesilmişti biraz sonra, gerisini hatırlamıyorum. Bayılıp gitmişim. Öyle bir şok ki hastanede açtım gözlerimi. Günlerce atlatamamıştım o şoku. Hal ve tavırlarımdan aynı sırayı paylaştığımız arkadaşım kuşkulanmış olacak ki sormuştu bana:

Neyin ver senin böyle? Dalıp gidiyorsun farkında olmadan.

O arkadaşımla çok şey paylaştık. Şu an sana anlattığım gibi ona da anlatmıştım hadiseyi. Beni evlerine davet etmişti. Babasına daha önce durumumdan bahsetmiş olmalı ki hiçbir şeyden haberdar değilmiş gibi tatlı bir sohbete başlamıştı bizimle. Yüreğimde ürpertisini silemediğim ölüm bahsine getirmişti konuyu. Hiç unutamam o sohbeti. Duygularımı kademe kademe besleyerek, ölümü adeta emsalsiz güzelliklerin arasına sarmalayarak sunmuş ve onun korkulacak bir şey olmadığını anlatmıştı bana. Öylesine işlemişti ki beynime düşüncelerini, ölüm korku olmaktan çıkacak, bana kendisi için hazırlıklar yaptırmaya başlayacak ve ben artık o korkunun dehşetini yenip toprak için süslenecektim ömrümün kalan zamanlarında.

Sen hiç insanın toprak için süslenmesinin ne demek olduğunu düşünmüş müydün abi? Ben o günden sonra üç şey var ki onları çok sevmişimdir. Onlar umutlarımı besleyen gıdalarım olmuştur benim..

Abi şunu hatırlatmamı hiç unutmamanı istiyorum senden. Çekirdek toprağa düşmedikçe, yeni bir hayata geçişi elde edemez. Yani ölüm yeni bir hayatın başlangıcı. Bu yüzden yok oluş diye adlandırılamaz. Çekirdeğin toprağın bağrını delip filizlerini gün yüzüne çıkararak hayat solumaya başlayışını düşünsene. İşte bu serüven bana çok önemli bir hadiseyi hatırlatır. İnsan topraktan yaratılmıştı ve sonunda yine tıpkı çekirdekte olduğu gibi toprağa düşecek ve toprak insan için yeni baştan, ana rahmi olabilme özelliğini üstlenecekti.

Tabiat ölümün kollarına düşmedikçe, beklediği yeni hayatla yüzleşemez. Sonbahar hüznüyle sararan yaprakların bahar coşkusuyla dirilişlerini düşünsene. Sonra her uykunun küçük bir ölüm oluşunu ve her uyanışında taze bir hayatla yüzleştiğini.

İnsanın uykudan yeni bir hayata uyanışı yeni bir dirilişe gözlerini açmasından başka ne olabilir ki?

Bilirim ki varlığı hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah’a mazeret de yakışmaz. O kullarına ne söz vermişse yerine getirir ve O’nun buna gücü yeter. İnsanı basit bir pıhtıdan yaratan Allah, ölüm sonrası ebedi bir hayat için kullarına  diriliş sözü veriyor. O söz ki tek ve sınırsız güç sahibi olan Allah’a mahsustur. Söz vermiştim ama yerine getiremedim demez O. O’nun eşi ve benzeri olmadığı gibi, sıfatında da noksanlık yoktur. O ki anne şefkatinden milyonlarca kere daha şefkatlidir kullarına karşı.

Günah bizim, isyanlar bizim. Affetmek O’nun şanından. Umutlandır artık şu yüreğini be abi. Şu dolunaya, yıldızlara, gökyüzüne, sınırsızlık ifadesi olan kainata ve bütün terkipleriyle başladığı bilinmez andan bu yana işleyen, düşüncelerimize sığmayan şu sisteme bir bak ve de ki: Öldürecek olan da Sensin, diriltecek olan da elbette Sen olacaksın Rabbim. De be abi, daha fazla geciktirme kendini bu adanışa. Peygamber Efendimiz: İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar buyurmaktadır. Ahmed Arif bunlardan esinlenecek olmalı ki: Rüya bütün çektiklerimiz diyor. Shakespeare; Gezinen bir gölgedir hayat. Descartes: Tüm yaşamın bir rüya olmadığından nasıl emin olabilir insan diyor.

Kaf Süresi yirmi ikinci ayette: Üzerinden örtünü (perdeni) kaldırdık. Bu gün gözlerin daha keskindir diye buyuruyor yüce Allah. Ben bütün bunlardan şunu anlıyorum. Öyleyse acı ve tatlı bütün duyguların birbirine karıştığı görüntülerden ibarettir hayat. Ölümse, hayallerden gerçeğe dönüşün bir ifadesidir abi. Geçici bir zaman için insana kurgulu, anlam dolu, cüzi irade ve sınırlı hareketlerin veriliiyle de insanın sınandığı bir rüyadır demektir bu. Beden ruhun giyindiği emanet bir elbiseden ibaretse, neden taktın ki düşünceni çürümeye?

Muhyiddin İbni Arabi’nin dediği gibi: Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal; aynalara vuran akisler veyahut gölgeler. Acıyor mu acıyan yerleriniz? İnce bir mizah var bu sözlerin gizeminde Geçerliliği sıfır nezdinde bir acı değil mi bu neticede?

Rüya, vehim aynalara vuran akisler veyahut gölgeler! Sonra cinler taifesi düşüyor aklına insanın. Bizim kendilerini göremediğimiz halde, istedikleri zaman bizlere diledikleri vasıflarla gözükebilen varlıklar. Büyüyen, küçülen, bazı kılıklara girip bizleri meşgul edebilen. Bir hayal görüntüsü ise her şey ve ölüm bir uykudan uyanışsa, ne gam? İnsanç hayatın en muhteşem bestesi. Ruhun ahvalini dışa vuran ve dış dünyayı özümseyen en çarpıcı büyüleri çözen, beyni buluşlara yönlendiren ve aklı itaate davet edip Kainatın Sahibi karşısında  alnını secdeye koydurabilen kurtuluş muştusu. Ölmek! Ondan hiç mi hiç korkmuyorum. Çünkü o bitmeyen hayatın başlangıcı ve yaşadığımız ömrün vaat edilen Cennet veya Cehennem’i tercihinin de bir ifadesidir.

Ömrünü isyanlarla geçirmeyenler için bir vuslat günüdür ölüm.

Şimdi sınırsız kainata ve hiç aksamadan işleyen düşüncelerimize sığmayan sisteme bak ve o azametin sahibine yüreğini açıp de ki: Gönülden sana teslim bu kulun de be abı

Ferah bir rüzgarın esintileri gezinmeye başlamıştı Saltık Buğra’nın çehresinde. Yüzündeki derin çizgiler silinmiş, az önceki gerginlikler şeffa bir görüntüye bırakmıştı kendisini.

Sen daldan düşmüşsün ve anlıyorsun halimden, konuş, hiç susma istersen. Ne biliyorsan dökül bizi dinleyen mehtaplı gecenin zülüflerine. İçimde bir rahatlama hissi uyandı sanki.

Serdem bunları Saltık Buğra’nın ağzından duyduğuna sevinmişti. İnanılmaz bir heyecana kaptırmıştı gönlünü ve bu his sesinin tonuna bile sinmeye başlamıştı anlatırken:

Abi sen rüya görür müsün hiç?

İnsan olur da rüya görmez mi kardeşim?

Kendini bir yokla o zaman, o rüyalardan hafızanda iz bırakanlara oldu mu?

Açılmıştı biraz. Hatta gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. Dolunaya ve yıldızlara nispet edercesine parlıyordu. Zihnini yoklamış, bir şeyler bulup çıkarmıştı oradan. Saltık Buğra’nın düşüncesi biraz önce aynı şeyleri yoklamış olmalı ki anlamlı bir seyir tutturmuştu Serdem’in üzerinde. Nereden biliyordu ki bu kız bunları…. Serdem’e aynı çizgide bir soru yönlendiriyordu gözlerinin içine baka baka:

Beni mi okuyorsun sen?

Bu çok benzeşen bir yanıdır insanların. Benimde iz bırakan rüyalarım var zihnime, anlamlarını hiç çözemediğim. Bazen kanatlanıp uçarım gökyüzünde. Bazen hiç bilip görmediğim, hata yeryüzünde eşi benzeri olmayan kurgular düşer gözlerimin önüne. Her biri değişik stillerde, değişik planlardadır gezip gördüğüm o manzaraların. Mimarisi birbirlerine hiç benzemeyen, şehirler, köyler, insanı şaşırtan dekorlarıyla karşıma çıkıp mest ederler beni. Bazen dehşetinden ürperdiğim, kalbim parçalanmadan önce uyandığım rüyalarım olur. O kabustan uyandığım için şükrederim Allah’a. O azap anlarını yaşarken uyanışım derin derin solutur beni.  Oh! İyi ki o azabın içinde değilim, bu bir rüyadan ibaretmiş, der sevinip rahatlamaya çalışırım.

Rüyalar bazen bir şeylerin ip uçlarını verir bana. Onlar, irade dışı ruhun bazı meselelerle yüzleşmesi ve bir takım ikazlar olarak çıkar karşıma. Hayatın anlamını idrak düşer belleğime o vakitlerde. İşte o zaman hayat ile rüya arasındaki farkı hisseder, hem ölümün ne demek odluğunu anlar hem de rüyaların bir ikaz, hayatında bir imtihandan ibaret olduğunu hisseder, İlahi kurallara açarım hissiyatımı.

O rüyalar işte bu anlamda etkisi altına alırlar düşüncelerimi. Hafızamın bir köşesinde aynı fotoğraflar, hatırladıkça aynı tazeliklerini koruyarak canlanırlar her biri gözlerimin önünde. Yas en abi, sende olmaz mı böyle şeyler? Senin de rüyalarında oralar nerelerdi ne zaman görmüştüm o mekanları, o eşi olmayan mimarilerin projelerini benim beynim mi çizipte gerçekleştirdi dediğin olmuş muydu? daha önceleri kendine. O zihnime bütün ihtişamıyla kazıdığıım fotoğraflar şimdi nerelerde, mhangi adreslerde diye düşündüğün ve rüyalarını sorguladığın olmuş muydu?

Saltık Buğra’yı biraz daha şaşırtmıştı duydukları:

Sen neymişsin de ben bilmiyormuşum meğer. Sanki rüyalarınla beni anlatıyorsun. Tabi beni de hayretler içinde bırakan mekanlar ve belleğime işlediği yadırgı mimarileri vardır rüyalarımın. Uyandığımda bilirim ki hepsinin adresi meçhul. Ama ben o meçhul yerleri hafızamda iz bırakan mekanlar olarak tanır ve bilirim. Hatta değişik yüzler, dünyada hiç aşinası olmadığım dost ve düşman çehreler çıkarlar karşıma. Değişik aşklar yaşarım, güzelliği tarif edilemeyen yüzlerle. İşte o aşkların verdiği hazlar, o damak tadının günlerce hülyalarımı süslediği olur. Aynı şekilde en hoyrat azapların peşinde çıldıracakmış gibi oluşum ürpertir duygularımı.

İşte o kendisine küçük ölüm dediğimiz uykulara her zaman özlemlerimizle yatarız. Uyandığımızda yeni bir günle, yeni hayatla karşılaşırız.

Hani o rüyalarında adını, adresini bilmediğin, gittiğin hiçbir adreste benzerini görmediğin o manzaraları düşün. Sen oralarda dolaşırken, azap yada hülyalarının hazzını yaşarken, masalsı aşk ortamlarını, ömründe hiç aşinası olmadığın yüzlerle en duygusal ve en kalbi sevdaları yaşarken, söyler misin? abi bdenini nerede bırakmıştın.

Saltık Buğra’nın gözlerinde ışıklar alev alevdi Serdem’i izlerken. Tabi ki uyudum yerde diyebilmişti.

Yani bedenin seninle değildi öyle mi?

Bildiğim şey aynı bedenle rüyalarımda dolaştığım.

Tabi ki o sendin, ama bedenin seninle değildi. Rüyalarda dolaşan ruhundu. Çünkü beden, ruhun giyindiği elbiseden başka bir şey değildi.

Evet, doğru!

Mezarda bedenin uykuya daldığı bir yatak gibidir. Ahiret günü İsrafil (a.s) Sur’a üfleyinceye kadar bedenlerin kalacağı geçici bir mekan. Ana rahmine benzer bir yatak. Beden dediğin dış görüntüden ibaretse, ruhun giyindiği bir elbise demektir. O halde artık çürüyüp toprağın bağrında yok oluş düşüncesini bir daha kafana takmayacaksın demektir.

Sen ömründe ne kadar elbise giyinip attığını hesapladın mı hiç? Onlar nasıl çıkarıp attıktan sonra bir işe yaramıyor ise ölmeyen bir ruh için soyunduğu elbisenin de ilahi bir emir ile yeniden giyindirileceğini düşünmelisin.

Ciğerlerini şişiren bir nefes alışı vardı, konuşmasını bitirdiğinde:

Kalk abi, şimdi doğru yatağına gidiyor ve o küçük ölüm için kendini hazırlıyorsun.

Kaynak: Ahmed Günbay Yıldız / O’na Secde Yakışıyor / bkz: 105-112

sponsor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı