Dünya Hayatı ve Gerçeği

Dünya Hali

sponsor

Bil ki, senin üç halin var.

Birincisi; hiçbir şey olmadığın, varlık sahnesine çıkmadığın haldir

İkincisi; ölüm anından başlayarak sonsuza dek sürecek olan hayatındır. Canın bedenden ayrıldıktan sonra da var olmaya devam edecek, ya cennette veya cehennemde olacaktır. Sonra canın bedene iade edilecek, amelinin karşılığını görecek ve iki yurttan birinde daimi olarak kalacaksın. Bu iki halin -yani var olmadan önceki hal ile öldükten sonraki halin- arasında üçüncü ve ortada kalan bir hal daha var ki dünyada yaşadığın günlerdir. Dünya hayatında geçirdiğin zamanın miktarına bak ve onu diğer iki hale kıyasla. Bunu yaptığında, söz konusu zamanın değerinin yanında bir göz açıp kapama süresinden daha az olduğunu göreceksin.

Dünyayı bu gözle gören kişi ona meyletmez ve dünya hayatını darlık ve sıkıntı veya bolluk ve rahatlık içinde geçirip geçirmediğine hiç aldırış etmez. İşte bundan dolayı Resulullah (s.a.v) tuğla üstüne tuğla, kamış üzerine kamış koymamış ve şöyle buyurmuştur:

“Benim dünya ile işim yok. Ben ve dünya, bir ağacın altında öğle uykusu uyuyup sonra kalkıp onu terk eden bir yolcu gibiyiz.”; “Ahiretin yanında dünya, sizden birinin şu parmağını denize daldırmasına benzer. Baksın bakalım sudan çıkardığında parmağında ne kadar su kalmış.”

İsa (a.s) da bu hususta şöyle işaret etmiştir:

Dünya bir köprüdür. Onun üzerinden geçin, onu imar etmeyin.”

Bu gayet açık bir misaldir. Çünkü dünya hayatı ahirete açılan bir direktir. İnsanlardan bazısı köprünün sonuna gelmesine bir adım kalmış olmasına rağmen dünyanın bir köprü olduğundan gafillerdir. Durumları nasıl olursa olsun bu köprüden geçmeleri kaçınılmazdır. Oradan geçmeye teşvik edildiği halde köprü üzerinde durup da bina kurmaya çalışan ve binasını çeşitli süslerle süsleyen kişi son derece cahil ve ahmaktır!

Bil ki, dünyanın başlangıcı kolay ve yumuşak görünür. Kişi dünyaya daldığı ve ondan hoşlanmaya başladığı zaman onu helak eder. Bu haliyle dünya, dokunuşu yumuşak ama zehriyle öldüren bir yılana benzer. O halde insanın dünyadan olabildiğince sakınması gerekir. Çünkü dünyalık sahibi olan kişi ne zaman dünyada bir sevinçle huzur bulmaya kalksa ardından hemen kötü bir şey meydana gelir.

Ona daldıktan sonra dünyanın ilgilerinden kurtulmanın zorluğuyla ilgili bir başka örnek:

Dünyalık elde etmeye kendisini kaptıran ve dünyanın şerrinden selamette olduğunu zanneden kişi, suda yürüyüp de ayaklarının ıslanmayacağını zanneden kimseye benzer. Geçmişe oranla dünyanın kalan ömrü, başında sonuna kadar yırtılmış ve sonundaki bir ipliğe bağlı olarak kalakalmış elbiseye benzer. O ipliğin kopması pek yakındır.

Meryem oğlu İsa (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyayı isteyen kişi, deniz suyu içene benzer. Ne kadar deniz suyu içerse o kadar susar ve sonunda içtiği su onu öldürür.”

Dünya hayatının sonunun başına hiç benzemediğine, başlangıcının zevkli ve akıbetinin acı olduğuna dair bir örnek:

Bil ki dünya zevkleri, midedeki yemeğin lezzeti gibi kalbe leziz gelir. Ölüm anında kul, kalbinde dünya zevklerine dair bir hoşlanmama, iğrençlik ve çirkinlik hissi duyar. Tıpkı leziz yemeklerin yenildikten sonra önce mideye ve oradan da gideceği yere gittikten sonraki iğrenç hali gibi… Yemekler ne kadar lezzetli, ne kadar yağlı ne kadar tatlı olursa kalıntısı o kadar iğrenç olur. Aynı şekilde, nefsin en lezzetli bulduğu ve fitnesi en kuvvetli olan her zevkin ölüm anında vereceği sıkıntı ve eziyet o kadar şiddetli olur. Tıpkı insanın sevdiği birini kaybetmesi anında çektiği acının ona duyduğu sevgi oranında olması gibi…

Hz. Peygamber (s.a.v). Dahhak b. Süfyan’a şöyle buyurur: “Tuzu ve baharatı konulmuş olan yemeğini yiyip sonra da üzerine süt ve su mu içiyorsun? Dahhak, evet öyle yapıyorum, diye cevap verince Hz. Peygamber (s.a.v) sordu: ‘Bu yemek sonunda ne oluyor?’ Dahhak de ki, bildiğin şey oluyor! Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: Şüphesiz ki yüce Allah, dünyanın sonunda ne olacağına misal olarak insanoğlunun yediği yemeği verdi.”

Seleften biri arkadaşlarına “Gelin de size dünyayı göstereyim.” diyerek onları çöplüğe götürür ve şöyle derdi: “Halkın meyvelerine, tavuklarına, ballarına ve yağlarına ne olduğuna bakın.”

Bil ki dünya ehli, içinde bulundukları gaflet yönünden bir gemiye binerek adalardan birine çıkan insanlara benzer. Kaptan yolculara ihtiyaçlarını görmeleri için gemiden çıkabileceklerini ancak geç kalmalarını söyleyerek geminin yola devam edeceği ve aceleleri olduğu hususunda onları uyarır. Yolcular adanın çeşitli taraflarına dağılarak bazıları ihtiyaçlarını görür ve hemen gemiye dönerek yerlerin boş olduğunu görürler. bu yolcular yerlerin en genişini, en rahatını ve isteklerine en uygun olanını kaparlar. Diğer bazı yolcular ise adada duraksayıp oradaki çiçeklere, kuş nağmelerine, güzel taşlara ve madenlere bakmakla vakit geçirip son anda gemiyi kaçırma tehlikesini hatırlayıp hemen gemiye dönerler. Fakat orada daracık bir yer bulup oraya otururlar. Diğer kısım yolcular ise o gördükleri güzel taşlarla ve eşsiz çiçeklerle ilgilenip onlardan bir kısmını yanlarına alırlar. Gemiye geldiklerinde ise çok az bir yerin kendilerine kaldığını görürler. Yanlarında getirdikleri şeyler de yeri iyice daraltır. Böylece taşıdıkları şeyler birer yük ve kötülük haline gelir. Ne onları atabilir ne de gemide onları koyacak bir yer bulabilirler. Hal böyle olunca onları boyunlarında taşıyıp aldıklarına pişman olurlar. Oysa bu pişmanlığın onlara hiçbir faydası yoktur. Sonra yanlarında taşıdıkları çiçekler solar ve çürümeye başlar. Çürümüş çiçeklerin kokusu onları rahatsız eder. Diğer bir kısım yolcular ise adadaki canlılığın içlerinde dalarak gemiyi unuturlar, uzak yerlere giderler. Hatta kaptan gemi kalkacağı sırada insanlara çağrı yapar ancak kendi işleriyle ilgilendikleri için onun sesini duyamazlar. Bazen meyve yerler, bazen çiçekleri kokularla ve bazen de ağaçların güzelliğine hayran hayran bakarlar. Onlar bu durumdayken aniden karşılarına çıkarak yırtıcı bir hayvandan korkarlar, meydana gelecek bir afete karşı tetikte olurlar, elbiselerine takılıp ayaklarına batacak dikenlerden ve vücutlarını yaralayacak dallardan sakınırlar. Onlardan bazıları gemiye yetişir ve bir de bakarlar ki oturacak yer kalmamış! Böylece sahilde kalıp ölürler. Bazıları da kendi eğlencesiyle meşgul olurken yırtıcı bir hayvana yem olur. Bazıları ise yılanlar tarafından ısırılır. Kimisi de yolunu kaybeder ve ölünceye kadar avare bir şekilde dolaşıp durur.

İşte, dünya ehlinin kendi acil hazlarıyla meşgul olup gidecekleri yeri ve işlerinin sonunu unutmaları bu misalde anlatılan olaya benzer. Sonunda harap olup gidecek olan birtakım taşların ve bitkilerin akıllı bir insanı aldatması ne çirkin bir şey! Dünyada bunlarla meşgul olup onları yitirdiğinde üzülüyor, sonra bu dünyadan ayrılırken ona bir yük oluyor ve onları yanına da alamıyor.

İnsanların dünyaya aldanmalarına ve ahirete imanlarının zayıf olduğuna dair bir örnek:

(…) Hasenü’l-Basri’nin anlattığına göre bir keresinde Resulullah (s.a.v) ashabına şöyle buyurmuş: “Ben, siz ve dünya; ıssız bir çöle giren topluluğa benziyoruz. Ne kadar yolları kaldığını bilemedikleri bir anda azıkları biter ve binekleri ölür. Böylece çölün ortasında azıksız ve bineksiz kalırlar ve öleceklerini anlarlar. Onlar bu durumdayken karşılarına güzel elbiseli ve başından su damlayan bir adam çıkar. Derler ki, bu adam şehirden yeni geliyor olmalı. Yakın bir yerden sizin yanınıza gelmiş. Adam onların yanına gelince der ki, ne haldesiniz? Derler ki, gördüğün haldeyiz. Adam der ki, size berrak suyun ve yemyeşil bahçelerin bulunduğu bir yer göstersem ne yaparsınız? Derler ki, sana hiçbir itirazda bulunmayız! Der ki, Allah adına bana söz verin. Onlar da ona asla itiraz etmeyeceklerine dair Allah adına söz verirler. Adam da onları berrak bir suyun ve yemyeşil bahçelerin olduğu yere götürür. Adam Allah’ın dilediği bir süre onların yanında kalır, sonra der ki, artık ben gidiyorum! Derler ki, nereye? Sizin suyunuz ve bahçeleriniz gibi olmayan suların ve bahçelerin bulunduğu yere. Oradakilerin çoğu derler ki, vallahi biz böyle bir şeyi bulamayacağımızı zannedinceye kadar bunu bulamamıştık. Bundan daha hayırlı bir hayatı ne yapalım? Aralarından sayıca az bir grup derler ki, ona itiraz etmeyeceğinize dair bu adama Allah adına söz vermemiş miydiniz? Size ilk veridiği söz doğru çıktı. Elbette son söylediği bu söz de doğru çıkacaktır. Böylece adam kendisine uyanlarla birlikte oradan ayrılır, diğerleri ise orada kalırlar. Orada kalanlara düşman saldırır ve bir kısmı esir edilip bir kısmı da öldürülür.”

(…) Ebu Musa (r.a) naklettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ben ve Allah’ın benimle göndermiş olduğu şey, kavmine gidip şöyle diyen adama benzer: ‘Ben düşman ordusunu gözlerimle gördüm! Ben apaçık bir uyarıcıyım! Kaçıp kurtulun!’ Kavminden bir grup ona uydu ve akşam olunca sessizce oradan ayrılıp kurtuldular. Diğer bir grup ise onu yalanladı ve oldukları yerde sabahladılar. Sabahleyin düşman ordusu onlara saldırdı ve hepsini öldürdü. İşte bu, bana itaat edip getirdiklerime uyanların ve isyan edip getirdiğim gerçeği yalanlayanların misalidir.”

İnsanların dünya nimetlerine dalıp sonra da onlardan ayrılacak oldukları için acı çekmelerine dair bir örnek:

Kendilerine dünya malı verilen insanlar, bir konak inşa edip onu süsleyen ve sonra da teker teker insanları konağına davet eden adama benzer. Adam içeriye girecek olan kişiye, üzerinde ud buhurdanlığı bulunan altın bir tabak verir ve o da bu buhurla kokulanır. Sonra konak sahibine teşekkür ederek yerine geçer. Ardından bir başkası girer. Konak sahibi ona da kokulanması için altın tabak içindeki buhurdanlığı sunar. O ise altın tabağın kendisine hediye edildiğini zanneder ve kalbi o tabağa bağlanır. Tabak elinden geri alınınca üzülür, rahatsız olur ve öfkelenir. Oysa konak sahibinin bu formalitesini bilmiş olsaydı rahatsız olmayacaktı.

Aynı şekilde, Allah’ın dünyadaki sünnetini (kurallarını) bilen kişi, dünyanın yolcuların emanet aldıkları eşyalardan faydalandıkları gibi dünyadaki nimetlerden faydalanarak kendilerine yetecek kadar azık elde etmeleri için orada devamlı kalanlara değil, oradan geçenlere verilmiş bir misafirhane olduğunu anlar. Böylece bütün kalbini dünyalıklara verip sonra da onlardan ayrılacağı zaman feryat etmez. Ümmü Süleym (r.a’ın oğlu öldüğünde dikkat çektiği mana budur. Şimdi onun hikayesini dinleyelim:

(…) Enes (r.a) şöyle anlatıyor: “Ebu Talha’nın Ümmü Süleym’den olan oğlu öldü. Ümmü Süleym ailesinden, kendisi ona haber verinceye kadar çocuğun ölümüyle ilgili babası Ebu Talha’ya hiçbir şey söylememelerini istedi. Ebu Talha akşam eve gelince Ümmü Süleym ona akşam yemeğini sundu. O da yemeğini yiyip suyunu içti. Sonra Ümmü Süleym önceden hiç süslenmediği şekilde kocası için süslendi ve Ebu Talha onunla ilişkiye girdi. Ümmü Süleym kocasının hem doyduğunu, hem de cinsel yönden tatmin olduğunu görünce dedi ki ey Ebu Talha, bir grup insan bir ev halkına emanet olarak bir kap verseler, sonra da verdikleri emaneti geri isteseler o ev halkı emaneti vermeyebilir mi? Ebu Talha dedi ki hayır, vermeleri gerekir. Ümmü Süleym şöyle dedi: Oğlunu o emanetin yerine koy.”

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 13-17

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı