Dünya Hayatı ve Gerçeği

Dünyanın Hakikati, Mahiyeti, Kınanmış ve Övülmüş Tarafları

sponsor

Birçok insan mutlak olarak dünyanın kınandığını duymuş ve işaret edilen şeyin (kınanmış olan şeyin) insanların yararlanması için yaratılmış olan varlıklar olduğuna inanarak kendilerini ayakta tutacak yiyecek ve içeceklerden yüz çevirmişlerdir. Yüce Allah insanların mizaçlarına, nefsin kendisini ayakta tutacak şeylere karşı bir istek yerleştirmiştir. Nefisleri ne zaman bir şey istese, kendilerinden istenen şeyin bu olduğunu zannedip nefsin haklarını bilmeden ona istediğini vermemişlerdir. Zahitlik iddiasından bulunanların çoğunun durumu budur. Bunu yapmalarının sebebi, kendilerinden istenen şey hakkında bilgi azlığı ve maksadı yanlış anlamalarıdır. Biz ise hiç kimseye sevgi gösterisinde bulunmadan gerçekleri kafaları çatlatırcasına söyleriz!

Bil ki dünya, var olan birtakım maddelerden ibarettir ve insanın bunlardan alacağı bir payı vardır. Söz konusu maddeler, yeryüzü ve içinde bulunan her şeydir. Yeryüzü insanın maskeni olup yeryüzünde bulunanlar onun giymesi, yemesi, içmesi ve üremesi içindir. Yeryüzündeki madenler, ihtiyaç olduğunda kullanılmak üzere depolanmış hazineler gibidir. Bitkiler insanın beslenmesi, giyinmesi ve çeşitli maslahatları için, hayvanlar da etlerinden yenilmesi ve birtakım işlerde kullanılması amacıyla yaratılmıştır. Bütün bunlar, insanın yüce Allah’a doğru yaptığı yolculukta beden bineceğinin ihtiyacı olan şeylerdir. Çünkü insan, hac yoluna çıkan devenin ihtiyaç duyduğu şeyleri bulamadığında hayatta kalamaması gibi, bunlar olmadan hayatta kalamaz. Söz konusu maddeleri kendisine emredilen şekilde kullanan kişi övülür, kınanmaz. Bu dünya malını açgözlülük yaparak ihtiyacından fazla alan kişi yaptığı fiilden dolayı kınanır ve dünya ehli olmakla nitelenir.

Açgözlü adamın dünya malını almasının hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Çünkü fazla mal faydalı olmaktan çıkıp zarar vermeye başlar ve kişiyi ahiret için çalışmaktan uzak tutar. Böyle yapan kişi, maksadı elden kaçırarak devesini yemlemeye, suyunu soğutmaya ve üzerine rengarenk kumaşlar örtmeye çalışıp kervanın çoktan oradan ayrıldığını unutup çölde kendisini ve devesini yırtıcı hayvanların yemi haline getiren adama benzer.

Dünyadan ihtiyaç miktarı kadar olan şeyi almada ihmalkarlık etmenin de bir anlamı yoktur. Çünkü deve ancak zaruri ihtiyaçları giderildiği zaman yola çıkabilir. Yiyecek, giyecek ve barınağa olan ihtiyaç zaruri olduğu için insanlar çiftlik, dokumacılık ve bina ustalığı yapmak zorunda kalmışlardır. Sonra bu zanaatlardan her biri demircilik ve marangozluk gibi başka zanaatlara ve onların yaptıkları aletlere ihtiyaç duymuştur. Yine insanlar birlikte yaşamaya ihtiyaç duymuşlardır. Çünkü her fert kendi ihtiyaçlarının tümünü tek başına karşılayamaz. İnsanlar üremeye başlatınca hasımlar ve rakipler ortaya çıkar ve bir yöneticiye ihtiyaç duyarlar. Bazı beldelerde ihtiyaç duyulan her şey bulunmadığı için tüccarların kalbine para kazanma hırsı düşer ve başka ülkelerden oraya mal getirirler. Bazı insanlar da tembellik yüzünden dilencilik kapısını kendisine açmak üzere çareler arar.

Dünya işleri aralıksız olarak devam edip giderken sonunda bu durum kalbi tam olarak ahireti düşünmekten alıkoyar. Bu yüzden insanlar neredeyse ihtiyaçları olan yiyecek, giyecek ve barınak gibi şeylere çok fazla ihtimam göstermekten dolayı maksadın sadece bunlarla zaman geçirmek olduğunu zannetmeye başlarlar. Onların bu maddeleri kazanmak için kendilerini çalışmaya kaptırmaları, bu maddelerin başka bir hedefe varmak üzere kendilerine verilmiş yol azığından ibaret olduğu gerçeğini unutturmuştur. Birçok insanın bütün gayretinin sadece mal biriktirmek olduğunu görürsün. Çünkü onlar mal biriktirmeyi amaçlarına ulaşma sebebi olarak görüp bizatihi malı sevmişler ve o malın ne için yaratılmış olduğunu unutmuşlardır. Birtakım insanların de işi gücü yemektir. Onlar yemek için gün boyu çalışırlar ve çalışmak için yerler. Bazılarının da işi gücü övülmelerini, yüceltilmelerini ve birbirlerine karşı övünmelerini sağlayacak olan şeyleri elde etmeye çalışmaktır. Bu saydığımız insanların hepsinin kendilerini kaptırmış oldukları şeye dalmaları onları kibirlenmeye, birbirlerine haset etmeye, açgözlülüğe ve benzeri çirkin huylara yöneltmiştir.

Buraya kadar söylediklerimiz, geçim zaruretinin insanın insanı başka bir şeye sürüklediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yüzden de dünya nimetlerinin ne için yaratılmış olduğu unutulmuştur. O halde kınama, dünyanın sureti için söz konusu değildir. Bize nakledildiğine göre Hz. Ali b. Ebi Talib (r.a) bir hutbesinde şöyle demiştir:

“Dünya, ona doğruyu söyleyen için doğruluk yurdu, manasını anlayan için akıbet yurdudur. Dünya, kendisiyle barışık olan için başarının aranacağı yerdir. Orada Allah’ın mescitleri, vahyinin indiği yerler, meleklerinin namaz kıldığı bölgeler ve evliyasının ticarethaneleri vardır. Onlar rahmeti dünyada kazandılar, esenliği orada elde ettiler. Dünya pek yakında ayrılacağını haber vermiş, kendisinin ve üzerinde yaşayanların öleceğini bildirmiş, zeval bulacağına dair birçok örnek göstermiş, korkutarak, uyararak ve rağbet buradaki sevinci gerçek sevince örnek gösterip teşvik etmişken dünyayı kim kınayabilir? Birtakım insanlar dünyayı pişmanlıklarının hemen ardından kınamışlardır. Bazıları da dünyayı övmüş; o onlara hatırlatmış hatırlamışlar, o onlara öğüt vermiş öğüt alıp uyanmışlar!

Ey dünyayı kınayan ve onun aldatmasına aldanan, dünya onu kınamanı gerektirecek ne yaptı sana, hatta seni ne zaman aldattı? Atalarının toprak altındaki evleriyle (mezarlarıyla) mi, yoksa büyükannelerinin eskiyip çürümüş döşekleriyle mi seni aldattı? Nice mirasçı gördün, ellerinle nice hastayla meşgul oldun, şifa bulmasını dileyerek tabiplerden ona reçete yazmalarını isteyip baktığın nice hasta senin bu yaptığın yardımdan fayda görmedi, istediğin halde ona yardım! Dünya sana, o hastanın ölümünden sonra kendi ölümünü, onun döşeğinden sonra senin döşeğini örnek gösterdi.”

Hz. Ali (r.a) bu sözleri söyledikten sonra mezarlığa döndü ve şöyle dedi:

“Ey yurtlarından uzakta ve üstleri başları toz toprak olanlar! Geride bıraktığınız evleri başkaları mesken edindi, mallarınız paylaşıldı, eşleriniz başkalarıyla evlendi! Bunlar, bizim tarafın haberleriydi. Şimdi siz bize öte taraftan haber verin.”

Hz. Ali bunları söyledikten sonra arkadaşlarına dönerek şöyle söyledi:

“Onlara konuşmak üzere izin verilmiş olsaydı elbette sizlere en hayırlı azığın takva olduğunu haber verirlerdi.”

Birtakım insanlar işin farkına varıp dünyadan yüz çevirmek ve orada zahit olmak için uyandıklarında İblis onlara haset ederek gruplara ayırdı. İçlerinden bir gruba, yapılacak en doğru işin acilen dünyadan ahirete geçmek olduğunu ve oraya varanın her halükarda mutlu olacağını gösterdi. Onlar da bu vesveseye uyarak dünyadan kurtulmak amacıyla kendilerini öldürdüler. Hindistan’da bir grup insan bu görüşte olup ateşe atlayarak kendilerini öldürüyorlar ve bunu yapmakla dünyanın mihnetlerinden kurtulduklarını zannediyorlar!

İçlerinden diğer bir grubu ise şeytan beşeri sıfatları tamamen öldürecek ve söküp atacak bir riyazetin gerekli olduğuna inandırdı. Bu inançla nefislerine ağır mücahede yöntemleri uyguladılar ve hatta çokları riyazetin şiddetinden öldü. Kiminin aklı gitti, kimi de hastalandı.

Aralarından bazıları riyazette iyice ileri gitti ve mizacın sökülüp atılamayacağını gördü. Buna bağlı olarak şeriatın kendisine yüklediği görevlerin muhal olduğunu zannedip ilhada düştü. Bazıları ise bu mücahedelerin bir faydası olmadığına inandı. Çünkü onlara göre yüce Allah’ın böyle şeylere ihtiyacı yoktu ve ibadetin O’na bir faydası olamadığı gibi, masiyetin de bir zararı yoktu. Bu düşünceyle ibaha yolunu tuttular ve şeriat yaygısını dürüp kaldırdılar. Üstüne üstlük bunun, yüce Allah’ın kullarının yapacakları ibadete ihtiyacı olmadığına inanmaları yönüyle tevhidlerinin ne kadar saf olduğunu gösterdiğini zannettiler!

Diğer bazıları ise ibadetlerden maksadın mücahede olduğunu ve kul Allah’ı tanıyıncaya kadar ibadete devam edilmesi gerektirğini zannettiler. Onlara göre kul Allah’ı tanıyıp marifet elde edince hedefe varmış oluyor ve ibadet ederek yorulmaktan kurtuluyordu! Bunlar, Allah’ı tanıma konusunda geldikleri mertebenin, onları şeriatın emrettiği görevleri yaparak kibirlerinin kırılması merhalesinden kurtardığını zannettiler. Onlara göre söz konusu ibadetler ve görevler avam içindi.

Bunlardan başka bu cinsten birtakım yollar daha vardır. Söz konusu yolları Telbisü İblis adlı kitabımda zikrettim. En güvenli yol orta yoldur. Bu yol, canının çektiği bir şey olsa bile yola devam etmek için ihtiyacın kadar olan azığı dünyadan almandır. Çünkü nefsin arzuladığı ve onun zaruri ihtiyaçlarından olan bir şeyi ona vermek, yardım etmek ve hakkını vermek demektir.

Süfyanü’s- Sevri bazı vakitlerde en leziz yemekleri yer ve yolculuğa çıktığı zaman sofrasında kızarmış kuzu ve falüzec bulunurdu. İbrahim b. Edhem de bazı vakitlerde en hoş yiyeceklerden yer ve şöyle derdi: “Bulduğumuz zaman adamlar gibi yeriz. Bulamadığımız zaman adamlar gibi sabrederiz.”

Bu konuda bir de Resulullah (s.a.v)’in ve ashabının yaşantısına bakalım. Onlar dünyadan yararlanmada ne ifrata kaçtılar ne de nefislerinin haklarını vermeyi ihmal ettiler. Aksine, onlar orta yolu tutan bir ümmet oldular. Arzulanan şeyde nefsin payının ne olduğuna dikkat edilmesi gerekir. Nefsin payında onu koruyan, ayakta tutan, ıslah eden ve iyiliğe yönelten bir şey varsa ona engel olmamak gerekir. Fakat arzulanan şeydeki nefsin payı, onun söz konusu ettiğimiz maslahatlarıyla ilgili olmayıp sadece bir arzudan ibaretse o zaman kınanmış bir paydır ve zühd işte burada devreye girer.

İlk paylardan birinde, özellikle de riyazetinin (eğitiminin) başlarında arzularına iyice kendisini kaptırmaması için nefsi zühde(terk etmeye) alıştırmak gerekir. Tıpkı Hz. Ömer (r.a) kendisine bal şerbeti getirildiğinde söylediği gibi: “Onun hesabını vermekten beni azledin.”

Özetleyecek olursak, nefsi muhafaza etmede adaleti sağlaman ve onu takva yolunda güçlendirecek paylarını nefsinden esirgememen, zarar vereceğinden endişe edilen arzularını da serbestçe elde etmesine engel olman gerekir. Çünkü(bildiğin gibi) vadi iki dağın arasındadır!

Sabır ve Şoklama Yöntemi ile İnsan İradesinin Güçlendirilmesi

 

Peygamberimizin Şefaati

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 17-21

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı