Bilgi Kütüphanesi

Emr-i Bil Mar’uf Ve Nehy-i Anil Münkerin İzahı

Emir, Nehiy, Ma’ruf ve Münkerin Anlamları

Yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.

Emir sözlükte nehyin zıddı olup, bir şeyin yapılmasını talep etmek demektir (1).

Nehiy ise, bir şeyden men etmek, alıkoymak ve yapılmamasını istemektir (2).

Ma’ruf, münkerin zıddıdır. İslam öncesi cahiliye döneminde bir eylem kabile geleneklerine uygun düşüyorsa maruf; bu geleneklere ters düşüyorsa münker sayılırdı. İslami ölçülerle uyuşması şartıyla örf denen bu eylemler, İslami dönemde de devam ettirilmiş, hatta daha sonraları bu, usul kitaplarında “bizden öncekilerin örf ve geleneği -Kur’an ve Sünnete aykırı olmamak şartıyla bizim de şerimizdir” şeklinde kaideleştirilmiş ve formüle edilmiştir. Bunlar daha çok edep, hikmet ve ahlaka ilişkin hususlardı.

Ancak bilhassa kelam tartışmalarının başlamasıyla maruf ve münker, akıl ve şeriat ölçülerine göre tanımlanmaya ve tespit edilmeye başlanmıştır. Nitekim Mutezile alimlerinin çoğunluğu, hüsn / güzellik ve kubh / çirkinlik anlayışlarının sonucu olarak marufu aklın iyi gördüğü, münkeri de aklın çirkin ve sakıncalı gördüğü şey olarak görmüşler, şeriatın sadece aklın tespitini desteklemekten ve irşattan ibaret olduğunu ifade etmişlerdir (3). Eşarilere ve Selefilere göre ise maruf, şeriatın iyi ve güzel olarak kabul ettiği şey; münker de şeriatın kötü ve çirkin gördüğü şeydir (4). Ancak bu tanımların maruf ve münkerin uzun tarihi geçmişe dayalı çok yönlü anlamlarını daralttığı görülmektedir (5). Bu nedenledir ki, ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğu maruf ve münkeri tanımlarken sadece akla veya sadece şeriata/nakle değil, her ikisine birden vurgu yapmaktadırlar. Mesela Ragıb el-Isfehani’nin “Maruf, güzelliği akıl ve şeriatla bilinen eylemlere verilen bir isimdir. Münker ise, aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir” (6) şeklindeki tanımı buna bariz bir örnektir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, maruf ve münkerin tanımında yer alan akıldan kasıt, selim ve sağlıklı akıldır. Nitekim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır marufu “Allah’ın kitabında ve kendini bilir akıllılar nezdinde yapılması lazım ve varlığı yokluğundan hayırlı olduğu bilinen güzel bir fiil” (7) olarak tanımlar. “Kendini bilir akıllılar” kaydı hiç şüphesiz selim aklı nazara vermektedir. Nitekim İsfehani kitabının başka bir yerinde münkeri şöyle tanımlar: “Münker, selim aklın çirkinliğine hükmettiği veya çirkin ve güzel görmekte akılların duraksayıp, çirkinliğine şeriatın karar verdiği her bir eylemdir” (8).

Maruf ve münker kelimelerinin çıktığı köke bakıldığında tanımda sadece aklı ve şeriatı değil, bunların yanı sıra insan tabiatına/ fıtratına ve selim kalbe de yer verilmesi daha uygun düşmektedir. Zira maruf, alametleriyle tanınan ve bilinen şey anlamına gelmektedir ki, bu da insanın fıtratında karşılığı olan şey demektir. Münker ise, fıtratın kabul etmeyip ret ve inkar ettiği, içine sindiremediği, beğenmediği ve benimsemediği şeylerdir. Nitekim Kasimi, Reşid Rıza ve daha başka tefsirciler bu kayıtları dikkate alarak maruf ve münkerin tanımını yaparlar. Kasimi’ye göre maruf, selim tabiatın bildiği ve kerih görmediği, nefsin iyi görüp, aklın ve dinin kabul ettiği (9); Reşid Rıza’ya göre ise maruf, selim aklın güzelliğini tanıdığı, faydalı, fıtrat ve maslahata uyduğundan temiz kalplerin kendisiyle sevinç duyduğu şeydir. Reşit Rıza münkeri de selim aklın benimsemediği ve kendisinden kalplerin nefret edip yüz çevirdiği şey olarak tanımlar (10).

Burada şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde kimilerinin, Mutezilenin Kur’an’da vurgulanan maruf ve münker veya güzellik ve çirkinlik prensiplerinin yegane ölçüsünün ve objektif kriterinin akıl olduğunu ileri sürerek bu ilkenin kullanım alanını insanların akıllarına ve tecrübelerine sunarak genişletmiş ve evrenselleştirmiş olduğu görüşünü benimsemesi, Kur’an’ın akla ve tefekküre verdiği önem ve değeri buna gerekçe göstermesi, aklı her zaman ön plana geçirdiğini ve Mutezilenin dışındaki ekollerin bu kriterleri geniş tutmadığını ileri sürmesi kanaatimizce gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır.

İslamın akla ve tefekküre verdiği değer ve önem tartışılmaz

Ancak maruf ve münkerin veya iyilik ve kötülüğün/ güzellik ve çirkinliğin tespitinde yegane kriterin akıl olduğunu iddia etmek oldukça zordur. Aynı zamanda bu durum, birtakım çıkmazları hatta psikolojik rahatsızlıkları da beraberinde getirir. Nitekim oldukça önem arz eden bu hususu Bediüzzaman Said Nursi Hz vesvesenin çeşitli yönlerini izah ederken ele alır. Bu tür itizali düşüncenin hem ne tür bir vesvese olduğunu hem de bu görüşe sahip olanların ibadetler açısından nasıl bir durumla karşılaştığını belirtir. Akabinden de yapılması gereken tavsiyelerini zikreder. O, bu konuda kısmen sadeleştirdiğimiz sözlerinde şu ifadelere yer verir:

“Amelin en iyi şeklini araştırmaktan meydana gelen bir vesvesedir ki, takva zannıyla şiddetlendikçe, durum daha da güçleşir. Hatta bir dereceye varır ki, o adam amelin daha iyisini ararken harama düşer. Bazen bir sünneti yerine getirme çabası, bir vacibi terk ettirir. “Acaba amelim sahih oldu mu?” der, iade eder. Bu hal devam eder, gayet yese düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var:

Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Mutezile mezhebine mensup olanlara layıktır. Çünkü onlar şöyle derler: “Görev ve sorumluluk sebebi olan fiiller ve eşya, kendi zatında, ahiret itibarıyla ya hüsnü/güzelliği var sonra o hüsne binaen emredilmiş veya kubhu/çirkinliği var, sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, ahiret ve hakikat nokta-i nazarında olan güzellik ve çirkinlik zatîdir; Allah’ın emretmesi ve nehyetmesi/yasaklaması ona tabidir.” Bu mezhebe göre, insana her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim işin aslındaki güzel surette yapılmış mıdır?”

Amma hak mezhep olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: “Cenab-ı Hak bir şeyi emreder, sonra güzel olur; nehyeder, sonra çirkin olur.” Demek emirle güzellik, nehiyle çirkinlik gerçekleşir. Güzellik ve çirkinlik, mükellefin bilgi sahibi olmasına bakar ve ona göre karar bulur. Şu güzellik ve çirkinlik ise, görünüşteki ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki ahirete bakan yüzdedir. Mesela sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini bozacak bir sebep, işin aslında varmış; lakin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem güzeldir. Mûtezile der: “Hakikatte çirkindir ve bozulmuştur. Lakin senden kabul edilir. Çünkü cehlin var, bilmedin; ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre şeriatın zahirine uygun olarak işlediğin ameline “Acaba sahih olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat “Kabul olmuş mu?” de, gururlanma, ucbe/kendini beğenmeye ve gurura girme.” (11).

Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri

Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda alimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Mesela Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle buyrulur:

“Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (12)

Bir başka ayette de şöyle buyrulmaktadır:

“(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evladım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kِötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (13)

Hz. Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir köِtülük görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmanın önemine dair zikretmiş olduğumuz ‘Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı gِöstermeyen, iyiliği yaymayan ve kِötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir’ hadisi ve daha başka hadisler de mezkur ayetlerin hükümlerini teyit etmektedir (14).

İcmaa gelince, İslam’ın ilk asrında ve müteakip asırlarda gelen bütün alimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani-l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu gِörevi ifa etmeyeni kınamışlardır.

Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icma ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifaye olduğu hususunda alimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilaf, alimlerin ayetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bu gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifayedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.

Alimlerden bazısına göre ise bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.

Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Mesela bunlardan birinci grubun delilleri şöyledir:

1-► Emr-i bi’l-ma’- ruf ve nehy-i ani’l-münkere gücü yetmeyen hasta, kadın ve aciz vb. kimselerin bu yükümlülükten muaf tutulmalarına işarettir.

2-►Bu yükümlülük, toplumda sadece alimlere mahsustur. Zira alimler, diğer insanlara nispetle hayrı-şerri, iyiyi kötüyü daha iyi bilirler ve bunları birbirinden ayırt etme yeteneğine sahiptirler.

İkinci grubun görüşlerini ise şöyle özetlemek mümkündür:

a-► Yüce Allah “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” derken bütün ümmeti bu görevle yükümlü tutmuştur. Ayrıca hadis-i şerifte buyrulmuştur ki;

“Kim iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışırsa o Allah’ın, Allah Resulü’nün ve Allah’ın kitabının halifesidir.” (15).

b-► Hadiste her mükellefe ya eliyle, ya diliyle ya da kalbiyle iyiliği yayıp köِtülükten men etmesi emredilmiştir

Cumhurun görüşü, bu görevin farz-ı kifaye olduğu yönündedir. Böyle de olsa İslam ümmetinden bir grubun bu görevi mutlaka yerine getirmesi gerekir. Ancak bu sayede Müslümanlar aras‎nda ًِöğütleşme, birbirlerini ayd‎nlatma ve irş‏at etme gibi ِnemli hususlar gerçekleş‏ir ve yine bu sayede İslam toplumunda bir bütünlük meydana gelir. Toplum; günah, bozgunculuk ve kötülüklerden temizlenir. Bu görevin yerine getirilmemesi durumunda ise, ne ibadetler korunabilir, ne hükümler uygulanabilir ve ne de muamelatta dinin hakimiyeti söz konusu olabilir.

Cihadın en ِönemli kısmı emri bil-ma’ruf nehy-i anil münkerdir. Bediüzzaman bu görevin önceden farz-‎ kifaye olduğunu ifade ediyor ama içinde yaşadığımız şartlarda bunun farz-ı‎ ay‎n olmas‎ı gerektiğine dikkat çekiyor.

Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi

Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, İslam medeniyetinin kurulmasında önemli temel ilkelerden biri olma özelliğini taşıdığı gibi, onsuz İslam şeriatının varlığını sürdüremeyeceği bir ilkedir aynı zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifası söz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin böylesine hayati bir öneme sahip olduğunda İslam ümmeti içinde ittifak vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmiş hatta Mutezile bunu usul-i hamseden / beş temel esastan saymıştır.

Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu görev ile gönderilmiş olmaları, özellikle de Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın şeref tablosu Hz. Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmi Peygambere tabi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar.” (A’raf 157) demek suretiyle O’nun en önemli vasıflarından birinin ümmîliği yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi, diğeri de iyiliğe davet etmesi ve kötülüğü önlemeye çalışması olduğunu beyan buyurması, yine bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.

Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun öneminden söz eden birçok husus vardır.

Mesela Kur’an’da Yüce Allah ؛ِyle  buyurmaktadır:

“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (21)

Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayırlı olma vasfı belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kötülüğü önlemeye çalışmaları, üçüncüsü ise Allah’a inanmış olmalarıdır. Nitekim Hz. Ömer’in bir keresinde haccederken bazı insanların hoş olmayan hareketleri karşısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra söylemiş olduğu şu sözleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu şartları yerine getirsin”

Alıntı yapılmıştır

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı