Bilgi Kütüphanesi

Emr-i Mar’uf Nehy-i Münker Vaaz

sponsor

“Emr-i bil ma’ruf” yani iyiliği emretmek ve “nehy-i anil münker” kötülükten men etmek aslında “la” ile başlayan İslamın, özünü oluşturan temel ilkelerden biridir. Bu ilke Kur’anın bütününü kapsadığından dolayı en önemli ilkelerdendir. Çünkü iyilik ancak Allah’ın (c.c) emirleri ve kötülük ise O’nun (c.c.) yasakladıklarıdır.

Meseleye bu açıdan baktığımızda bu ilkenin,

Kur’ani bütün emirlerin içinde var olduğunu görebiliriz. Hatta Kur’an-ı Kerim’de insanların bu ilkeyi terk etmelerinin onların yok olmalarına neden olduğu “Halbuki sizden önceki (helak ettiğimiz) nesiller içinde, yeryüzünde fesat çıkarmaktan (insanları) men eden faziletli kimseler bulunmalı değil miydi?..”(Hud 116) vb. ayetlerde belirtilmiştir.

Resulullah (s.a.a.) da

“İnsanlar emr-i maruf ve münkerden nehyi birbirlerine yükledikleri (yani bu sorumluluktan kaçındıkları) zaman ilahi azabı tatmaya layık olurlar” diyerek bu ilkenin umursanmamasının, Allah’ın (c.c.) emirlerinin uygulanmasının umursanmaması demek olacağını bunun da helak sebebi olduğunu beyan etmiştir. Nitekim Lut (a.s) kavmi helak edildiklerinde, içlerinde hiç de azımsanmayacak kadar insanın gece namazlarını dahi kılanlar oldukları ama iyiliği emredip kötülükten men etmedikleri için helakı hak ettikleri tarih kitaplarında yazılıdır.

Çünkü bu emir uygulanmadığında Resulullah’ın (s.a.a.) deyimiyle “kötüleriniz size musallat olur. iyileriniz dua etseler bile duaları kabul olmaz” (Bu bize bir şeyler hatırlatmalı sanırım.) Bu emrin unutulmasıyla yine Resulüllah’ın (s.a.v) deyimiyle “toplumda işlenecek her günah, tıpkı denizdeki bir gemide açılan bir delik gibi” olacaktır. Ve en sonunda batmaya yüz tutacak gemideki herkes boğulacaktır. Toplumda nükseden kötülüklere ve topluma sirayet eden ahlaki, siyasi, ictimai hastalıklara müdahale edilmemesi durumunda, o toplumun bütün bireyleri bu hastalıklardan etkilenecek ve yaratılış gayelerinden sapacaktır. Bu durum oluşmadan tüm topluma egemen olmaya çalışan gayr-i ahlaki, gayr-i İslami hastalıklara ve bu hastalıkların kaynağı gayr-i İslami sistemlere müdahale edilmeli ve toplum bu girdaptan kurtarılmalıdır. Bu yolda çalışanlar “insanların en iyi olanları, onlara marufu emreden ve onları iyiye davet edenlerdir” hadisi gereğince ilahi ecri kazanacaklardır.

İyiliği emretmek ve kötülükten men etmek, ilahi mesajla muhatap olan her insanın görevidir. Kendini ümmetin bir parçası sayanlar “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a iman edersiniz! (Al-i İmran 110)” ayetinin gereği olarak bu emrinde muhatabıdırlar. Diğer bütün ibadetleri gerçekleştirmeden önce hakkın hakim olması için iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün men edilmesi gerekir. “Mümin erkekler ve mümin kadınlar ise birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. İyiliği emreder, kötülükten yasaklarlar, namazı hakkıyla eda ederler, zekatı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler (Tevbe 71)”

Bu emri yerine getiren ümmetin “insanları iyiye çağırın, onları kötülükten men edin ve sakın korkmayın; zira bunu yapmakla ne rızkınız kesilir ne de ölüm yaklaşır size” hadisine iman edip “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamamsı” gerekir, “Ve en yakınlarından başlayarak erişebildiğin herkesi uyar (Şuara 214)” ayetinde bu sorumluluk en yakınlardan başlamak üzere tüm ümmetin sorumluluğu olarak açıklanırken, bu ilkenin daha ileri boyutunun sorumluluğu “O halde içinizden, hayra davet eden ve iyiliği emredip kötülükten men’eden bir topluluk bulunsun! Ve işte kurtuluşa erenler, ancak onlardır (Al-i İmran 104)” ayetiyle ümmetin içerisindeki bir topluluğa yükleniyor.

Bu topluluk şehid Mutahhari’nin (r.a.) Al-i İmran 104. ayetini tefsir ederken belirttiği gibi, önceki ve sonraki ayetlerde vahdetten ve birlikten bahsedildiğinin,

“hayra çağıran” ifadesinin “birliğe, vahdete çağıran” anlamına geldiğinin, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek için güce ihtiyaç duyulduğunun, bunun için de bir imamın ve cemaatin etrafında birlik olunması gerektiğinin bilincinde olarak ümmeti kucaklayan, ayırmayan, sahiplenen ve vahdete bağlı olan bir topluluktur.

Elbetteki iyiliği emrin ve kötülükten nehyin aşamaları vardır. Tıpkı Resulüllah’ın (s.a.v) “sizden kim bir kötülüğü görürse eliyle düzeltsin, gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu imanın en zayıfıdır” diyerek formülize ettiği gibi.
Tebliğ muhakkak ki “iyi ve güzel sözle” başlamalıdır. “İnsanları hayra çağıran” ifadesinde olduğu gibi. Ama kimi zaman tağutlaşan, inatlaşan mütekebbir şahıs, zümre, sistem ve rejimlere karşı o bölgenin Müslümanları uygun metodu teşhis etmelidir. Musa’nın (a.s) Firavuna, İbrahim’in (a.s) Nemrut’a, Resulüllah’ın (s.a.a.) Mekke müşrik sistemine karşı takındığı tavırlar tebliğ metodunun belirlenmesi için önemlidir. Asıl olan ilahi nizamın kurulması için, Allah’ın (c.c) indirdikleriyle hükmedecek bir devletin oluşturulması için zulme karşı dik durmaktır. Zira “Zalim sultan karşısında hakkı söylemek en büyük cihattır”

Ümmet olarak namaz kılan faizci, oruç tutan zinakar, zekat veren hırsız haline geldik

Şu temel ilke unutulmamalı ki

En iyi tebliğ metodu amel ederek yapılandır. İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in (a.s) daha çocuk yaşlarda iken, abdesti yanlış alan yaşlıya “amca biz abdest almayı yeni öğrendik, bak hangimiz doğru abdest alıyoruz” diyerek doğruyu öğretmesi (çünkü ikisi de aynı şekilde abdest almış ve yaşlı şahıs yanlışın kendisinde olduğunu anlamıştı) ve İmam Ali’nin (a.s.) “Allah (c.c) lanet etsin kendisi terk ettiği halde marufu emredene ve kendisi yaptığı halde münkerden nehyedene” hadisi, amelin önemini vurgulamak için yeterlidir. Ve unutmayın ki Allah’ın (c.c) dininin temel ilkeleri tehlikeye girince, iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek insan hayatının da önüne geçer. İmam Hüseyin’in (a.s.) kıyamı bunun en güzel örneğidir.

Son olarak şuna değinmek gerekir ki birçok ayette iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek namaz, zekat gibi ibadetlerle beraber veya önce zikrolunmuştur. Çünkü bu ilke yerleşmeden, bu ilkenin olmadığı yerde ne namazın ne zekatın topluma hiçbir faydası yoktur. “Onlar ki, kendilerine yeryüzünde imkan (iktidar) verdiğimiz takdirde (gaflete dalmazlar ve) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten men’ ederler (Hac 41)” “Bütün hayırlı işler hatta Allah yolunda cihad bile, iyiliğe çağırma ilkesine kıyasla, ağızdaki neme göre deniz gibidir”

İmam Ali (a.s.) Bu yüzden bu ilkenin devletleşmesi yani ilahi kanunların hükmettiği bir devletin varlığı zaruridir. Yoksa ümmet namaz kılan faizci, oruç tutan zinakar, zekat veren hırsız haline gelecektir.

Kaynak

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı