Nefis Muhasebesi

Hayal Dünyanız Günaha Açılan bir Penceredir. Dikkatli Olun

sponsor

Hayal Kurmak Günah Mıdır?

Gönle düşen hayallerle ilgili durum daha zordur. Çünkü hayrın da, şerrin de başı bu hayallerdir. İradeler, gayretler ve azimler bu hayallerden doğarlar.

Gönlüne düşen hayaller konusunda dikkatli davranan kimse nefsinin yularına sahip olur, hevasını yener. Ama gönle düşen hayallerine yenilen/mağlup olan kimse, hevası ve nefsi karşısında daha da büyük bir mağlubiyet yaşar. Gönlüne düşen hayalleri basit gören, bu hayaller tarafından zoraki helake doğru sürüklenir.

Söz konusu hayaller gönle düşmeye devam ederek en nihayetinde asılsız, hakikatten uzak birer kuruntu halini alırlar. Ayette yer aldığı gibi bu hayaller, “engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Orada Allah’ı bulur, O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir (Nur 39)”

İnsanların manevi bakımdan en kötü, nefis bakımından en düşkün durumda olanı, hakikat yerine yalancı kuruntularla avunan, onlara rıza gösteren, onları sahiplenmeye ve kendini bu kuruntularla süslü göstermeye çalışan kimsedir.

Böylesi kuruntular -Allah’a yemin olsun ki- müflislerin sermayesi, boş kahramanlıkların metaıdır. Daimi vuslat yerine bir kereliğine uğrayıp giden hayale, hakikatler yerine yalan emellere kanaat eden boş nefsin azığıdır bunlar. Nitekim şair şöyle söylemiştir:

► Temennimiz Suda’dan, susuzluktan kanmaktı suya,
► Bu temennileri bize serin sular gibi içirdi Suda.
► Öyle temenni ki, en güzelidir ümidin, bir gerçekleşse,
► Yoksa hoş bir vakit geçirmiş oluruz sadece.”

Boş Ümit ve Kuruntulara Kapılmak

Bu tür kuruntu ve boş ümitler insan için çok zararlı olup acizlik ve tembellikten doğar; tefriti, kederi ve pişmanlığı doğururlar.

Boş ümitlere kapılan kişi, bedenen hakikate ermeyi elden kaçırınca hakikatin hayalini kalbine yansıtır. O hayale sarılıp kucaklar, düşüncesinin canlandırdığı gerçek olmayan sanal bir görünüme kavuşmuş olmakla mutlu olur. Oysa bu durum ona hiçbir fayda sağlamaz. Aynen aç ve susuzken hayalinde yiyecek-içecek canlandıran ama gerçekte yemeden içmeden uzak kalan kimsenin durumuna benzer.

Böyle şeylerle teskin olmak ve bunların peşine düşüp arzulamak nefsin basitliğine, seviyesizliğine ve alçaklığına delalet eder.

Nefsin şerefi, arınmışlığı, temizliği ve yüceliği, gerçekle ilgisi olmayan her türlü hayalin kendisine ilişmesinde, aklına dahi gelmesine razı olmamasında ve böyle şeylerden uzak durmasındadır:

Gönle düşen hayaller dört temel etrafında dönmektedir:

1- Dünyalık yararları kendileriyle celbetmeye çalıştığı hayaller,

2- Dünyalık zararları kendileriyle bertaraf etmeye çalıştığı hayaller,

3- Ahirete dair yararları kendileriyle celbetmeye çalıştığı hayaller,

4- Ahirete yönelik zararları kendileriyle bertaraf etmeye çalıştığı hayaller.

Kul hayallerini, düşüncelerini, dert ve tasalarını bu dört kısımla sınırlı tutmalıdır.

Gönlüne düşen hayaller ve düşünceler bu kısımlarla sınırlı kaldığı takdirde kul, kendi imkanı dahilinde olup bir araya getirebildiklerini başkasına bırakmaz, gerçekleştirir. Ama söz konusu hayal ve düşünceler, alakalı olduğu hususların sayıca çok olduğu durumlarda ise bunlar arasında en önemli olana, yani en çok elinden kaçırma endişesi hissettiğine öncelik verir; önemli olmayanı, elden kaçma endişesi olmayanı erteler.

İlave olarak iki kısım daha vardır:

► Bunların ilki önemli olup yitirilmeyecek olan,

► İkincisi de önemli olmayıp yitirilecek olan kısımdır.

Bu kısımların her biriyle ilgili olarak öne alınmasını gerektiren durumlar söz konusu olabilir.

İşte tereddüt ve şaşkınlık bu noktada ortaya çıkmaktadır. Önemli olana öncelik verilince önem bakımından daha geride kalanın elden kaçma endişesi ortaya çıkar. Önem bakımından aşağı derecede olana öncelik verilince ise onunla meşgul olunurken önemli olan elden kaçırılabilir.

Bir araya getirilmesi mümkün olmayan, ancak birinin yitirilmesiyle diğerinin elde edilmesi hali bu hususta örnek olarak verilebilir.

Bu noktada akıl, derinlikli anlayış (fıkıh) ve bilgi devreye girer. Yükselmiş olan, bu noktadan yükselmiş; duraksayan, bu noktada duraksamış; başarısız olan da bu noktada başarısız olmuştur.

Aklına ve bilgisine tazim gösteren insanların birçoğu, önemli olmayan ve elden de kaçmayacak olan şeyi, elden kaçması mümkün ve önemli olan şeye tercih ederler. Bu durumdan kendini kurtarabilmiş biriyle karşılaşmanız da mümkün değildir. Her insan bu hali az ya da çok olarak farklı seviyelerde yaşarlar.

Bu konuda hükmüne başvurulacak olan kaide, şeriatın ve kaderin eksenini teşkil eden, yaratma ve emrin kaynağı olan şu büyük kaidedir: İki maslahattan en büyük ve en yüce olanı, daha aşağısında yer alan maslahat elden kaçsa dahi, tercih edilir. Daha büyük bir mefsedeti bertaraf etmek için daha aşağı derecede olan mefsedete girilir. Yani bir maslahat, daha büyük maslahatı elde etmek için gözden çıkarılabilir. Bir mefsedet de daha büyük bir mefsedeti bertaraf etmek için işlenebilir.

Aklı başında bir insanın gönlüne düşen hayaller ve fikirler de bunun ötesinde değildir. Şeri kuralların getirdikleri de bu yöndedir. Dünya hayatı ile ahiret hayatının maslahatları da hep bu kaideyi temel almaktadır.

Tefekkürün en yüce, en üstün ve en yararlı olanı Allah için, ahiret yurdu için olanıdır.

Allah için olan tefekkürün farklı türleri vardır:

Birinci Tür: Allah’ın indirdiği ayetler, bunlarla alakalı hususlar üzerinde düşünmek, Allah Tealanın bu ayetlerdeki muradının ne olduğunu anlamaya çalışmak… Zaten bu ayetleri Allah Teala bunun için indirmiştir; sadece okunması/tilavet edilmesi için değil. Tilavet, bu maksada götüren bir vesiledir.

Nitekim seleften biri şöyle demiştir: “Allah, Kur’an’, kendisiyle amel edilmesi için indirmiştir. Onu tilavet etmeyi de bir amel haline getirin!”

İkinci Tür: Allah Tealanın müşahede edilen ayetleri üzerinde tefekkür etmek, bunlardan ibret almak, bu tür ayetlerle Allah’ın isimlerine, sıfatlarına, hikmetine, ihsanına, birrine ve cömertliğine istidlalde bulunmak…

Allah Teala, kullarını, ayetleri üzerinde tefekkür ve tedebbür etmeye, anlamak için çaba göstermeye teşvik etmiş, bu konuda gaflet gösterenleri de yermiştir.

Üçüncü Tür: Allah Tealanın, yarattığı varlıklara yönelik nimetleri, ihsanları/bağışları ve rahmetinin, mağfiretinin ve hilminin genişliği üzerinde tefekkür etmek…

Tefekkürün bu üç türü kalpte Allah’ı tanıma, O’na muhabbet duyma, O’ndan korkma ve O’na ümit bağlama sonuçlarını ortaya çıkarır. Bu hususlar üzerinde yapılan daimi tefekkür, kalbi adeta marifet ve muhabbet boyasıyla baştan aşağı boyar.

Dördüncü Tür: Nefsin kusurları, ayıpları ve işlenen amelin kusurları üzerinde tefekkür etmek…

Tefekkürün bu türü muazzam yarar sağlamaktadır. Her türlü hayrın kapısı bu tefekkürdür. Kötülüğü emreden nefs-i emmarenin kırılmasında büyük etkisi vardır.  Nefs-i emmare kırılınca nefs-i mutmainne hayat bulur, canlanır ve yönetimi eline alır. Dolayısıyla kalp hayat bulur ve hükümranlık diyarı üzerinde artık sözü geçer. Kalp, kendi maslahatı doğrultusunda komutanlarını ve askerlerini etrafa yayar.

Beşinci Tür: İçinde bulunduğu anda vacip olan şey/vazife neyse o konuda tefekkür etmek… Tüm azim ve kararlılığı o konu üzerinde yoğunlaştırmak… Arif olan, vaktin değerini bilir; vaktini zayi edecek olsa maslahatlarının tamamı ziyan olup gider. Maslahatların hepsi vakitten neşet ederler. Eğer kişi vakti zayi ederse, bir daha ebediyen telafi edemez.

İmam Şafii (r.a) şöyle demiştir: “Sofilere dost oldum. İki sözden başka kendilerinden istifadem olmadı.

Bunların ilki ‘Vakit bir kılıçtır. Sen onu kesersen ne ala… Aksi halde o seni keser.’ sözü,

İkincisi ise ‘Nefsine dikkat et! Sen onu hakla meşgul edersen, ne ala… Yoksa o seni batılla meşgul eder.’ sözüdür.”

İnsanların vakti, hakikatten onun ömrüdür. Ömür, daimi nimetler içinde geçireceği ebedi hayatın da; acıklı azap içinde geçireceği dar bir geçimin de ana maddesidir. Ömür bir buluttan daha süratli bir şekilde geçip gider.

Allah için ve Allah ile geçen vakit, kişinin hayatıdır/ömrüdür. Bunun dışında kalanlar onun hayatı içinde sayılmaz. Her ne kadar o vaktin içinde yaşamış olsa da hayvanlar gibi hayat sürmüş olur.

Vaktini gaflet, şehvet ve asılsız kuruntular içinde geçiren, yaşadığı en hayırlı anlar uyku ve aylaklık anları olan kimsenin ölümü, yaşamasından daha hayırlıdır.

Kulun -namazdayken- namazından kendisine ait olan, yalnızca aklı başında olarak kıldığı kısımdır. Buna göre kulun ömründen de kendisine ait olan yalnızca Allah için ve Allah ile geçirmiş olduğu bölümdür.

Bu kısımlar dışında gönle düşen hayaller ve düşünceler, ya şeytanı vesveselerdir ya da sarhoşlar, uyuşturucu müptelaları ve evhamlılar gibi akıllarında problem bulunan kimselerin hayalleri mesebesinde olup gerçekle alakası bulunmayan birer kuruntu ve aldatmacadır.

Böyle kimselerin lisan-ı halleri, hakikatler ortaya çıktığı anda adeta şunları dile getirmektedir:

► Mahşerde nezdinizde ki konumum,
► Karşılaştığım gibiyse eğer,
► Ziyan olup gitmiş günlerim.
► Nefsimin bir an için yaşadığı haz,
► Şimdi hepsi boş bir rüya imiş.

Şunu bil ki hayalin gönle düşmesi değil, hayali çağırmak, gelmesi için uğraşmak ve o hayalle hem-hal olmak zararlıdır.

Gönle düşen hayal ve düşünce, yoldan geçen biri gibidir. Sen onu çağırmazsan, gelmesi için uğraşmazsan ve kendi haline bırakırsan geçip gider. Ama gelmesi için çaba gösterirsen, konuşmasıyla seni büyüler, kandırır ve aldatır.

Boş ve aslı esası olmayan batıl şeylerle uğraşan nefis, bunları oldukça hafif ve basit görür. Yüce, şerefli ve itminana ermiş nefis için ise bunlar oldukça ağırdır.

Nefs-i emmare ve Nefs-i Mutmainne

Allah Teala insanda iki nefis var etmiştir: Nefs-i emmare ve nefs-i mutmainne. Bunlar birbirine düşmandır. Birine ağır gelen, diğerine hafif gelir. Birinin lezzet duyduğundan diğeri acı duyar.

Nefs-i emmare için, Allah adına yapılan amelden, O’nun rızasını kendi hevasına yeğlemekten daha meşakkatli bir şey yoktur. Aslında o nefis için bunlardan daha faydalı bir şey de yoktur. Nefs-i mutmainne için ise Allah’tan başkası için amel işlemekten, hevanın davetkar taleplerine olumlu karşılık vermekten daha mesakkatli bir şey yoktur. Nefs-i mutmainne için bunlardan daha zararlı bir şey yoktur. Böyle bir nefisle birlikte melek, kalbin sağ yanında; diğer tür nefisle birlikteyse şeytan, kalbin hemen sol yanında bulunur. Savaş, nefis bu dünyadaki ecelini tamamlamadıkça da sona ermez. Batıl tamamıyla şeytanın ve nafs-i emmarenin yanında; hak da tamamıyla meleğin ve nefs-i mutmarenin yanında yer alır. Savaş bazen dengi denginedir; bazen de taraflardan birinin lehine, diğerinin aleyhinedir. Zafer, sabırla birlikte gelir. Sabreden, direnen, hassas noktalarda dikkatli elden kaybetmeyen ve takvalı olan kimse dünyada da, ahirette de lehine olan akıbetle karşılaşır.

Yüce Allah sonsuza dek değişmeyecek bir hüküm koymuştur: Akıbet, takvanın lehinedir; takva sahiplerinindir.

Kalp, boş bir levhadır. Kalbe düşen hayaller ve düşünceler de o levhaya yapılan nakışlardır. Aklı başında biri, kendi levhası üzerine yalan, aldatma, kandırma, hakikatten uzak kuruntular, gerçekle ilgili olmayan serap misali nakışlarla doldurmayı kendine nasıl layık görür?! Bu nakışlar arasında hangi hikmet, hangi ilim, hangi hidayet kendine yer bulabilir?!

Kalbinin levhasına bu gibi şeyleri nakşetmek isteyen kimse, adeta yararsız şeylerin yazılmış olduğu bir yere yararlı bilgiyi yazmaya çalışan birine benzer. Kalbini işe yaramaz hatıralardan arındırmadan yararlı hatıralar orada yer etmez, çünkü yararlı düşünceler, ancak hiçbir şeyin bulunmadığı bir yere yerleşir. Nitekim bir şiirde şöyle denilmiştir:

► Arzunun ne olduğunu ben bilmezden önce,
► Onun arzuları geldi, boş buldu, yerleşti kalbime.”

Birçok seyr-i süluk erbabı için de durum böyledir. Seyr-i süluklerini / yolculuklarını söz konusu hayal ve düşüncelerin muhafazası ve kalplerine girecek olan bir hayalin, düşüncenin kalplerinde yer etmemesi üzerine kurmuşlardır ki kalpleri böyle şeylerle dolmadan boş kalabilsin, keşfi ve ulvı hakikatlerin zuhurunu kabul edebilsin.

Bu insanlar bir şeyi muhafaza ederken birçok şeyi gözden kaçırmışlardır. Kalplerini hayal ve düşüncelerin uğrak yeri haline gelmekten uzak tutabilmişler ve böylece kalpleri, içinde hiçbir şeyin bulunmadığı boş birer kalp olarak kalmıştır. Şeytan da bomboş olan bu kalplerle karşı karşıya gelerek en yüce ve en şerefli olduğu vehmini uyandırdığı, ilim ve hidayetin ana maddesini oluşturan düşüncelere alternatif olarak sunduğu türlü kalıplar içinde batıl tohumlarını serpmiştir. Böyle hayal ve düşüncelerden uzak bulunduğunda kalbe şeytan gelmiş, mekanın bomboş olduğunu görmüş ve o mekanın sahibinin haline uygun şeylerle onu meşgul etmiştir. Süfli hayal ve düşüncelerle meşgul edemediği için kulu, kalbini bürümedikçe salaha ve felaha erişmesi mümkün olmayan iradeden soyutlama, bu iradeyi kalbinden uzak etme isteğiyle meşgul etmiştir.

(Kulun kalbinden uzak tutulan) Bu irade; Allah Tealanın sevdiği ve razı olduğu emri neyse onunla alakalı dini muradına dönük iradedir. Kalbin bu ilahi muradı detaylı olarak tanımakla meşgul olması, buna önem vermesi, söz konusu ilahi muradı insanlar arasında yerine getirmesi, uygulaması ve uygulanmasını sağlamak üzere insanların arasına girip bu murada ulaşmaya ulaşmaya çabalaması hep bu irade kapsamındadır. Şeytan ise insanları, dünyaya yönelik düşüncelere, dünyalık sebeplere aldırış etmeyip zahidane tutum sergilemeleri kapısından yaklaşarak söz konusu ilahi muradı terk etmeye, bu muradın içini boşaltıp işlevsizleştirmeye davet etmek suretiyle ve asıl mükemmelliğin böyle bir soyutlanmada ve feragat göstermede yattığı vehmini insanlarda uyandırarak onları yoldan saptırmaktadır.

Heyhat ki heylat!

Asıl mükemmellik; kalbin ve insanın iç dünyasının Rabbin rızasını kazanmaya yönelik hayal, düşünce ve iradelerle, bunun yolları üzerinde, bu seviyeye nasıl ulaşılacağı konusunda tefekkürle doldurulmasındadır.

İnsanların en mükemmeli bu konudaki düşünceleri, hayalleri, fikirleri ve istekleri daha fazla olandır. Aynı şekilde insanların en noksanı kendi hazları ve nefsi arzuları konusunda hayal, düşünce ve istekleri daha fazla olandır. Allah yardımcımız olsun.

Kaynak: İbnu’l Kayyım el-Cevziyye / ed-Dua ve’d Deva (Kalbin İlacı) / bkz: 319-328

Aşağıdaki konular ilginizi çekebilir. Bakmak ister misiniz?

sponsor
Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı