İslam'i Bilgiler

Hayatımızda Din İnancının Yeri ve Önemi

sponsor

Allah (c.c) şöyle buyuruyor ki o söyleyenlerin en doğrusudur; ‘Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır.

İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır (Mücadele’22)’

Gerçek mümin Kimdir ve Hangi Özelliklere Sahiptir?

Gerçek mümin odur ki; Allah’a takva yapar, bu hayatta O’nun kıblesine yönelerek itaatına iltizam eder, ne istikbalinden bir şey döndürür onu ne de Allah’a yönelmesinden bir şey meşgul eder.

Gerçek mümin odur ki; nefsini Allah ile birleştirir, her türlü durumunda O’nun korkusunu ve rızasını gözetir, kalbinde ne O^ndan başkası için bir korku olur ne de efendisinin hoşnutluklarını kazanma yolunda nefsine heva galip gelir.

Gerçek mümin odur ki; doğru bir azimet sahibidir, her türlü işte, dinin hizmetinde mevzu yollarında kendisini hazırladığı nispette, kendinden başka sadık mümin kardeşlerini de gözeterek konuşur. Kendisine bir yol belirdiği zaman azmeder. Ne zaman ki azmeder, onu azmettiği şeyden hiçbir şey döndüremez, hatta kendisini ondan engelleyen dağlar bile çıksa, oradan da kendisine bir yol açmaya çalışır. Veya o salim olarak semayı gözeten bir kişi gibidir. Sahabe-i kiram, dinleri ve akideleri yolunda anneleri, babaları, kardeşleri, çocukları ve kabileleriyle savaştılar.

Ebu Ubeyde İbn-el Cerrah bizzat eliyle babası Amr’ı öldürdü. Resulüllah’ın (s.a.v) onu bu hususta kerih görüp, nehyetmesini işittiği zaman bile, ona aldırmadı. Ebu Bekir (r.a) babasını öyle bir çarptı ki yere, darbenin şiddetinden babası yerleri öptü. Çünkü o Peygamber’e (s.a.v) sövmüştü. Hatta Peygamberimiz (s.a.v) onun hakkında konuştuğu zaman, şöyle demişti;

‘Eğer yanımda bir kılıç olsaydı, onu muhakkak öldürdüydüm’

Büyük Bedr vak’ası olduğu zaman, Resulüllah (s.a.v) Hamza b. Ebu Talib, yine Ali b. Talib ve Ubeydetebnel Cerrah’a Kureyşlilerden kardeşleriyle mübareze etmelerini emretti. Bunun üzerine, Hamza Utbe ile karşılaştı ve onu hemen hakladı. Ali de Şeybe ile karşılaştı ve onu öldürdü. Ubeyde ile Velid arasında kavga devam etti. Her ikisi de birbirine girişmişti ki, sonra Hamza ile Ali Ubeyde’yi tepelediler ve Velid’i Resulüllah’a taşıdılar.

Bu, dinin dostlar ve yakınlara cömertliğinden dolayı, ilk Müslüman halkın sahip olduğu durumdur. Bu, dinlerinin nurunu halk arasında yaymak ve onun sultasına yüz milyonlarca insanı girdirmek sağlam kılınan şeydir. Bu, İslam halifelerinin, krallarının, komutanlarının, Allah’a taat sınırını en uzak kişilere götürmeleri için ve dinin hadlarını infaz etmeleri için, kendilerinin Müslümanlara veli kılındıklarını ilan etmeleri için yaptıkları şeydir.

Onlar vazifelerinde kusur ettikleri zaman, halka karşı sultaları (idare etme sıfatı, otorite, kendisini etrafındakilere saydırma) kalmaz ve işi, Kur’an’ın şiarlarına, Rahman’ın taatına kendilerinden daha iyi yapabilecek kimselere terkederlerdi. Bu yüzden,Peygamberimiz’in (s.a.v) halifesi, efendimiz Ebu Bekir hilafete geldiği zaman konuşmasının evvelinde şöyle diyordu;

‘Ben size halife oldum. Oysa sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyi iş yaparsam bana yardım edin. Yok eğer sapıtırsam bana karşı gelin. Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. İsyan ettiğim zaman, benim sizden bir itaat bekleme hakkım yoktur.

O, bununla, halifeliğin şeriatın infazı için olduğunu, onda adalet yaparsa ne ala, yoksa şeriata hizmetinde tembellik gösterdiği zaman, kendisine onların itaat etmemelerini haber vermektedir

İşte bu da müminlerin emiri Ömer İbni Hattab‘dır. İnsanları gizli ve açık Allah’tan korkmaya, O’ndan başka hiçbir sultan veya krala eyvallah dememeye çağırıyor. Hakkın yolundan ve imanın metodundan saptığından şöyle der;

Sizden her kim bende bir hata görürse, onu eliyle düzeltsin.

Mescidin gerisinden bir bedevi de cevap verir;

Vallahi, ey Ömer, eğer sende bir hata görürsek hemen kılıçlarımızla düzeltiriz.

Zanneder misin ki Ömer’i hüküm şerefi sarsın, saltanat kuvveti yensin de bundan dolayı Ömer’in hatasını ancak kılıçla düzeltmeye razı olan bu bedeviye kızsın?

Hayır, hayır !

Doğrusu, Ömer Hakk’ın şeriatı dinin muhabbeti ve Müslümanların kendisine yüklediği vazife üzerindeydi. Hatta Ömer kızmak şöyle dursun Muhammed ümmeti içinden kendisini hata ettiği zaman bunu kılıcıyla düzeltecek birinin çıktığına şükretti.

İşte evvelki müminler Allah’ın davetine böylece isabet ettiler. Tabii ki, Allah da onlara acıdı, zaferi ile onları kuvvetlendirdi, şeytanın vesveselerinden günah ve azgınlık sapıklığından korudu. Kalplerinin arasını uzlaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeş haline geldiler. Onun rahmetinde birbirine yardımcılar ve kara gün dostu olarak yaşadılar.

Ama onlar, Allah’ın hakkını gizli ve açık olarak gözetmedikleri zaman, Allah devlet ve sultasından onlara hiçbir şeyi göndermedi. Vatan ve milletleri içinde Allah hakkını eda etmedikleri zaman, zenginliği ve serveti içinde bir zenginlik, Allah’ın dostlarına dost, düşmanlarını da düşman edinmedikleri zaman, hilmi ve ikameleriyle, onları boyca dağlara ulaştırmadı. O zaman da onlar, iman,inanç ve nefis hoşnutlukları yolunda ve acil bir sevap umuyorlar ve ne de yok olacak bir arzuya konuyorlardı.

Ve bu da tabiinin büyüklerinden Said b. Müseyyeb, kızının Müslümanlar’ın zamanında vali bulunan Velid bin Abdülmelik ile kızının evlenmesine razı olmamış ve şöyle demişti

‘Dünya, Allah’ın katında bir sinek kanadı kıymetinde bile değildir. Abdülmelik ise zaten batıl birisi. Zamanında bir valilik için kızımla evlenmekle bana kendisine biat etmem sebebiyle damat olmak istiyor. Oysa ben nasıl olur da onu memnun edeyim derken, alemlerin Rabbini kızdırırım?’

İşte onlar böylece Hak yoluna atılma, onunla memnun olma ve ona dönmede bütün şey üzerine Allah’ın muhabbetini ve rızasını arzu ederlerdi. Adamın birisi kapı önünde bir meseleden dolayı Halife Mehdi’ye hasım oldu. Halife kadıya şöyle dedi: Hüküm ver aramızda. Kadı da halifenin aksine, adama hüküm verdi. Bundan dolayı Mehdi, her ne kadar onlar zalime karşı zayıf, kendisi de kuvvetli olsa bile, yine de mazluma karşı yardımda bulunan birisini Allah’ın kadılarının arasında bulundurmasına sevindi.

Tarih, İslam büyüklerinden ve onların değerli oğullarından görülen bu cesaret, adalet ve Hakka rucu örnekleriyle doludur. Mesela cömertlik onların şiarlarındandı. Allah nimetini onlar üzerine taşırır, onlar da o nimetleri etrafındakilere dağıtırlardı. Hayır elini ihtiyaç sahiplerine açarlar ve kanatları altında yaşayanların felaketlerine ortak olurlardı. Yine gelişmekte olan dinlerine karşı çıkan hasımlarını bertaraf edenler onlardandı. Ne uyuyup münkerleri dinleri hakkında açıkça düşmanlık etmeye bırakırlar, ne de Allah’ın kitabı atıl kaldıkça onlara rahat bir hayat tattırırlardı.

Yine iyiliklerle emretme ve kötülüklerden sakındırma yolunda kendilerine uğrayan felaketlere aldırmayanlar veya Allah’ın rızasını ve muhabbetini şu dünya malına karşı tercih ettikleri müddetçe, o yolda kanlarının akmaları kendilerine vız gelenler onlardandı

İşte Kur’an düsturu budur. Kulakların pasını açar, yüce hükmüyle kalbleri uyandırır, şerefli ayetleriyle göğüslere şifa verir, vaad ve vaidi ile acizleri takviye eder, bu dünya hayatında kurtuluşun ve selametin ancak azim, sebat, sabır, tam bir ihlas, tek olan Allah Teala’ya tevekkül etmekle mümkün olduğunu ve Müslüman’ın saadeti görmesinin ancak her çeşit elem ve eziyet ile karşılaşsa bile, kendisi için hidayet olan şeyleri veya yukarıda sayılanları görmesiyle olabileceğini açıklar.

‘Hem niçin Allah’a tevekkül etmeyecekmişiz ki, O bize yolumuzu gösterdi. Elbette kendimize eziyet etmemize sabredeceğiz. Öyle ise güvenenler Allah’a güvensinler’

Dünya bir oyun ve oyalanma yeri, Hakkın dini ise Müslümanlar’ın kendisiyle fuhşiyat ve münkerden yasaklandığı, namazdan kendilerine Allah’ın en büyük hakkını inkar ettirmeyen oruçtan ve kendisini ancak tatlı bir riyaziye veya sonsuz bir zevk yahut kendisiyle lakaplanarak insanların arasına girdikleri haccdan dolayı bu zalim şeylerin kabuğu içinde değildir.

Ancak Hak din odur ki; dik bakışlarıyla kalpleri yerinden oynatır ve onda mümin gayb ilimlerine iltica eder. Hak din demek, kendisini değiştirmeksizin, şeref ve ırzına dokunmadan, gelenek ve göreneklerine hucum etmeksizin, cimrinin altınlarına hırs gösterdiği gibi öğretilmelerine hırs göstermeksizin kafirleri aramızda görmeye takat getirmeyişimiz, bu hayatın bütün cazibe ve oyunlarına karşı Allah sevgisini ve rızasını arzu etmemiz, sevdiğimizi Allah için sevmemiz, sevmediğimizi de Allah için sevmememiz, Allah için birleşmemiz ve Allah için doğru yolda olmamız demektir.

İşte bununla, başkasıyla değil iman sebeplerini tamamlarız, şeytan topluluklarını sapıklığa uğratırız ve o zaman ömür boyunca hamd ve senaya müstehak oluruz.

Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki;

‘La ilahe illallah diyenlere, o daima fayda verir ve onu söyleyenler onun hakkını azaltmadıkları müddetçe de onlardan azap ve belayı defeder’

Dediler ki;

Ey Allah’ın Resulü! Onun hakkını azaltmak (hafifletmek) nedir?

Allah Resulü’de buyurdu ki;

Allah’a karşı isyan ameli artar da ona kızmaz ve değiştirmezse, onun hakkını hafifletmek odur’

Yine şöyle buyurdu;

Aranızda kötü kimseler bulundukça Allah onları ancak yakıcı bir azapla sarar

Ebu Hureyre (r.a) Peygamberimizden (s.a.v) şöyle rivayet eder ki kendisi sabahladığı zaman şöyle dua ederdi;

‘İlahi, Senin kudretinle sabahladık, Senin kudretinle akşamladık, Senin için yaşadık ve Senin için ölüyoruz, dönüş Sanadır’

Akşamladığı vakit de ;

İleykennüşur: neşir sanadır yerine ; İleykelmasir: dönüş Sanadır derdi….

Kaynak: Abbas Kerare / Din Ve Şehadet / bkz: 175-181

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı