Kürsüden Gönüllere Vaazlar

Hızır (a.s) Nerede?

sponsor

Hızır (a.s) Yaşıyor mu?

Padişahlardan biri verini çağırmış ve demiş ki: Madem ki ben sultanım ve bu insanları idare etmekten sorumluyum, o halde herkesin arayıp da bulamadığı Hızır’ı (a.s) görmezsem, sultan olmamın ne manası kalır? Söyle bakalım ey vezir, Hızır (a.s) hayatta mı değil mi?

Vezir ne yapsın, fikrini söylemiş: Efendim, alimlerin bildirdiğine göre Hızır (a.s) yaşamaktadır.

• Madem hayattadır; o zaman Hızır!ı (a.s) davet et, gelsin, görüşelim.

• Vezir, -Sultanım! Onun nerede olduğu bilinmez, etrafa sorup soruşturmakla da bulunmaz, demiş.

• Padişah, Binlerce evliya zat onunla bulup görüşmemiş midir? Biz de kendisini görmek ve tanımak istiyoruz. Sen benim vezirim olduğuna göre ne icap ediyorsa onu yerine getir, demiş.

Vezir anlamış ki durum hakikaten zordur hemen bir çıkış yolu bulmaya çalışmış

Sultanım! Evet Hızır (a.s) hayattadır ama benim gibi biriyle görüşmesi mümkün değildir. çünkü ben günahkar biriyim benden çeşit çeşit kötülükler meydana gelmiştir. Hızır (a.s) ise kalbi cilalanan nefsini terbiye eden Allah dostlarının yanındadır ben dünya işleriyle meşgul olurken onunla yarenlik etmek mümkün değil. Onun için ben bu işi halledemem. ancak bu işi yapsa yapsa şeyhülislam yapar. Hem ilim sahibi hemde din konularında büyük bir zattır. Çünkü alim zatlar peygamber varisidir.

Bu sözler üzerine sultan şeyhülislam’ın çağrılması için emir vermiş. Şeyhulislam huzura gelmiş. Sultan ona Hızır (a.s)’ı bulup getirmesini söylemiş.

Şeyhülislam;

Hızır (a.s)”ı bulmak zahiri ilim değil. İlim amelde manevi olgunluk (kemalat ister). Nice ilim sahipleri onu bulamamıştır. Ancak nice kalbini tezkiye, nefsini tasfiye eden evliya kullar, Hızır (a.s) ile görüşmüştür. Ben bu devlet işlerinde hükümler verirken hatalı fetvalar vermiş ve günaha girmiş olabilirim. Bu halde olan birinin Hızır (a.s)’ı zahiren bulup getirmesi mümkün değildir. Bu konuda bana izin verin, size Hızır (a.s)’ı bulup getirecek birini bulayım.

Hasılı Şeyhülislam’a izin verilmiş, oda her tarafa haberciler göndermiş. Hızır (a.s)’ı bulabilecek olanların Allah rızası için saraya gelmelerini istemiş. Rivayet buya onun haberini işiten fakir mi fakir biri Şeyhülİslam’ın huzuruna gelmiş ve Hızır (a.s)’ı izin verirlerse bulup getirebileceğini söylemiş.

Ancak bir şartım var. Beni Padişahla buluşdurun demiş

Görevlilerde onu Padişahın huzuruna çıkartmışlar. Huzura giren kişi eğer kendisine 40 gün mühlet verilirse Hızır (a.s)’ı bulacağını vaadetmiş. Bunun üzerine Sultan kendisine 40 gün süre tanımış. Ancak bu kişinin Sultan’dan bir isteği olmuş.

Sultanım demiş; Bu sarayda siz ne yiyor ve ne içiyorsanız, bir mislini de bizim eve göndereceksiniz.

Sultan da cevaben; Peki olur demiş.

Nihayet o kişi evine dönmüş. Ancak sonradan içini bir sıkıntı kaplamaya, içini endişe ve hüzün giderek sarmaya başlamış. Ne yapıp edip bir yolunu bulmaya,40 gün sonrada Sultan ile yüzleşmemeye bir çare aramaya koyulmuş. Yoksa başına gelecekleri tahmin etmek bile istemiyormuş derken evine varınca artık kararını vermiş. Bunu da hanımına açıklamış;

Hanım en azından 40 gün biz de padişahlar,sultanlar gibi yiyip içeceğiz. Ama 40 gün sonra başımıza ne gelir Mevlam bilir. Onu hiç düşünmek bile istemiyorum demiş.

• Hanımı sormuş; Efendi! Sen Hızır (a.s)’ı dünya gözüyle hiç gördün mü ?

• Yooo görmedim.

• Peki hangi cesaretle bu işe kalkıştın?

• Hanım Allah kerimdir fakir fukaralık canıma tak etti böyle bir fırsat her zaman ele geçmez. En azından bizde kırk gün padişahlar sultanlar gibi yaşarız fena mı olur? dedim ki kendi kendime ey nefsim sende insansın padişah da insan ömründe kırk gün olsun doyasıya leziz saray yemeklerini sende ye nasıl olsa kırk gün çabucak gelir geçer.

O günden itibaren adamcağız ve hanımı başlarına gelen hadiseyi bir nimet kabul ettiler ve günlerini gün etmeye yiyip içmeye başladılar ancak sayılı kırk gün geldi çattı derken saraydan iki tane at gönderildi kendilerine…

biri hızır (a.s) diğeri de onu bulacak fakir kimse için…

Fakir adam iki rekat namaz kıldı. Allah’a dua etti salat ve selamlar okudu Resulullah tan şefaat diledi. Yaptığına pişman oldu ama ne fayda!

Ya Rabbi! Habibin hürmetine, sevdiklerin hatırına beni kurtar dedi.

Saraydan gelenler sordu; Hızır (a.s) nerede?

Bu sultanla benim aramdaki bir meseledir, saraya gidelim dedi

Saraya geldiler. Sultan, bir grup insanla beraber bulunuyordu. O zatı görünce Hızır’ın (a.s) nerede olduğunu sordu, fakat zat gerçekleri anlatmaya başladı.

Sultanım; Ben hayatımda Hızır (a.s)’ı hiç görmüş değilim ve nerede olduğunu da bilmem. Fakir bir kimseyim. Fakirlikte canıma tak etti; bu zamana kadar özene bezene leziz yemekler yememiştim. Sizin Hızır (a.s)’ı aradığınızı işitince kendi kendime ‘Sultanlar fakir fukaranın da vekilidir. Sultanın bir vazifesi, ülkesindeki fakirleri beslemektir’ dedim. Ben de kırk gün senin gibi yaşamak istedim. Size güvendim de Hızır (a.s)’ı bulurum dedim. Fakat yalan söyledim. Senin asaletin ve sultanlığına inandım. Benim gibi bir fakiri hoş gör dedi. Tabi ki sultan adama çok kızdı.

Madem öyle, ne diye bizi oyaladın be adam! Hakkından gelemeyeceğin işi ne diye üstlenirsin? Madem fakirdin, huzuruma gelip ihsan isteseydin. Kırk gün bizi aldatmak olur mu?

• Sonra baş vezirine döndü ve sordu; Şimdi buna ne ceza verelim dedi

• Vezir; Sultanım, emir ver, onu parça parça etsinler, her parçasını bir sokak başına diksinler. Böylece kimse sultana yalan söylemeye cesaret edemesin dedi

• O sırada! Her şey aslına döner sultanım diyen genç bir delikanlı tüm dikkatleri üzerine topladı.

• Huzurda bulunanlar onun fakirin oğlu olduğunu zannediyorlardı. Delikanlı fakir zatın yanına yaklaştı.

• Sultan ikinci vezirine fikrini sordu ve dedi ki;  Sen söyle, bu adama ne ceza verelim ?

• İkinci Vezir dedi ki; Bunu bir dibeğe koyalım. Döve döve keşkek (et ile buğdayın dövülerek hamur haline getirildiği bir yemek çeşidi) yapalım. Şehrin her bir köşesine dağıtalım ki insanlar bu adama bakıp da ibret alsınlar

• O delikanlı yine; Her şey aslına döner sultanım dedi

• Sultan onun sözlerini gençliğine verdi ve üçüncü vezire yönelerek;

• Sen söyle, ne yapalım, bu adama ne ceza verelim? diye sordu;

• Üçüncü Vezir; Sultanım! Diğer vezirler gerçekten güzel fikirler söylediler. Elbette ki sultanı kandırıp kırk gün oyalamak çok büyük bir vebaldir. Ancak benim kanaatime göre, sizin sultanlığınıza yakışan, iyilik ile muamele etmektir. Çünkü affetmek büyüklerin şanındandır. Size de bu yakışır

• Delikanlı yine aynı sözü tekrarladı; Her şey aslına döner sultanım dedi

• Bu defa sultanı kandıran fakire dönerek; Bu delikanlı senin neyin olur? diye sordu.

Fakir zat; Sultanım, onu hiç tanımıyorum. Onu ilk defa burada görüyorum. Herhalde buradaki zevattan biridir.

Sultan delikanlıya yönelerek; Ey delikanlı! Vezirlerimin üçü de farklı cevaplar vermesine rağmen, sen her defasında ‘Her şey aslına döner’ deyip durdun. Neden böyle söyledin diye sorunca;

Delikanlı;

Sultanım!

Birinci vezirin babası bir kasaptır. Babası devamlı et parçalayıp böler. Onun için kendisi halkı kırmanın ne demek olduğunu bilmiyor.

İkinci vezir de bir aşçının oğludur. Babası dibek dövdüğü için, o da halkı dövüp ufalamak istiyor.

Ama üçüncü vezirin, bir vezir oğludur. Asaletli, faziletli bir insanın oğludur. Ben ise aramakta olduğunuz Hızır’ım. Sana nasihatım şudur;

Birinci vezirin sarayda kasapbaşı, ikinci vezirin de aşçıbaşı yap. Üçüncü vezirin haddi hukuku bilen bir insandır. Onu da baş vezir yap. Şu fakir zattan da ihsanını kesme.  fakir bir insandır

Şimdi muhteremler !

Tabi ki bu bir hikaye….

Asıl anlatmak istediğimiz ise nefistir. Bu hikayenin nefsin tamah etmesi ile ilgili bir kısmı var. İşte bizim için önemli olan kısmı burasıdır. Nefsin birtakım sıfatları, özellikleri vardır, bunu iyi anlamak lazımdır. Eğer nefsin özelliklerini tanımaz isek, her yapılan iş boşuna gider. Hikayede olduğu gibi her zaman Hızır (a.s)’ı göremeyebiliriz. Onun için nefsin hakkından gelecek birine ihtiyacımız vardır.

Her birimiz yapmış olduğumuz işlerde kendimize göre bir vezir oluruz; ama nefsimizi ıslah etmedikçe adam olmamız mümkün değildir.

Onun için ‘nefs-i mutmainne’ makamına ulaşıncaya kadar hiçbir nefis, Rabb’ini hakkıyla tanıyamaz. Hikayede Hızır (a.s)’în işaret ettiği ilk iki vezirin hali nefislere örnektir. Böyle nefisler, hak ve hakikati bulamaz. Çünkü velilik ve kamil insanın sıfatı, nefs-i mutmainne makamında başlar. Bu yüzden kamil insanları, mürşid-i kamilleri bulup onların yoluna yönelmek, hakikatte Hızır (a.s)’ı bulmak gibidir.

Nitekim Allah Teala buyuruyor ki;

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının. O’na yakınlaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz (Maide’35)

Nefsin haram işlerden kurtulup ibadet ve taate dönmesi için Allah yolunda (fisebilillah) cihad etmesi lazımdır.

Cihad iki türlü olur

Biri dışarıdaki;

Diğeri de içimizdeki düşmana karşı koymaktır.

İçimizdeki (batın) düşmanların en şiddetli olanı hiçbir zaman içimizden çıkmayan nefsimiz ve şeytandır. Nefse ve şeytana dışarıdan yardım eden düşman ise ahlakı kötü arkadaştır. Kötü akran, akraba bile olsa onunla mücadele etmek gerekir. Kişiyi harama sürükleyen akraba veya arkadaş, kırılır, üzülür diye Allah’ın haram kıldığı bir iş yapılamaz

Onun için aslında bir kul nefsinin düşmanlığını bilip onu ıslah etmek için kamil bir insan eli tuttuğunda, Allah Teala ona nurani bir anlayış (idrak) vermiş olur. İşte bu da önce pişmanlık duymaktır. Hikayede fakir olan zatın yapmış olduğu gibi gerçeği, hak bildiğini olduğu gibi anlamaktır. .

Kaynak: Mehmet Ildırar / Tasavvuf Ve Nefis Terbiyesi / bkz: 77-82

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı