Kürsüden Gönüllere Vaazlar

İnsanların Aldanması

sponsor

Aldanmanın Çeşitleri

Bir başka grup alimde Arapça grameri, lügat ve şiir ilimleriyle meşgul olup kendilerinin ümmetin alimlerinden olduklarını ve bu ilimlerle meşguliyetlerinin, bağışlanmalarına sebep olacağını zannetmişlerdir. Çünkü din, Kitap ve Sünnet sayesinde ayakta durmaktadır ve gramer ile lügat ilmi onları açıklamaktadır. Bu alimler bütün ömürlerini söz konusu ilimlerin inceliklerini öğrenmekle tüketmişlerdir. Onlar bu konuda bütün ömrünü harfleri düzgün ve güzel yazmayı öğrenmekle geçirip ilimlerin ancak yazıyla muhafaza edileceğini zanneden kimseye benzerler. Biraz aklını kullanmış olsaydı imkan verecek şekilde yazının aslını öğrenmesinin kendisi için yeterli olacağını, kalan kısmın fazlalık olduğunu bilirdi.

Aynı şekilde, edebiyetla uğraşan kişi de aklını kullanmış olsaydı Araplar’ın dilinin de Türkler’in dili gibi olduğunu ve bütün ömrünü Arapçayı öğrenmekle geçiren kişinin ömrünü Türkçeyi öğrenmekle geçiren kişiye benzediğini anlardı. İki dil arasındaki tek fark şeriatın Arap diliyle varit olmasıdır. Lügat ilimlerinden sadece Kur’an ve hadisin garibini (kapalı kelimelerini) öğrenmek yeterlidir. Gramer ilmi açısından ise düzgün konuşabilecek kadarını öğrenmek yeterlidir. Fakat sonu gelmeyen bir şekilde gramer ilminde derinleşmeye çalışmak kişiyi ondan daha değerli ve gerekli olanla uğraşmaktan alıkoyar. Gramer konusunda derinleşmeye çalışan kişi, bütün ömrünü Kur’an harflerinin mahreçlerini düzeltmekle geçiren ve sadece bununla uğraşan adama benzer.Bu bir aldanmadır. Çünkü harfleri öğrenmekten maksat, onlardan oluşan kelimelerin anlamlarını bilmektir. Harfler sadece birer zarf ve alettir. Safrayı izale etmek amacıyla sekencebin içmeye ihtiyaç duyduğu halde vaktini ilacı içeceği bardağı güzelleştirmeye harcayan kişi aldanmıştır.

Mutlu olan kişi, bunların her birinden ihtiyacı kadarını öğrenip amel eden, sonra işin özüne vakıf olan, kalbi amelin hakikatini talep edip nefsini buna teşvik eden ve amelleri tashih ederek onları şaibelerden arındırmaya çalışandır. Şeriat ilimlerinin hepsinin amacı ve hizmet ettikleri hedef budur. Diğer bütün ilimler bu amaca hizmet eder, ona vesile olur ve kişiyi maksada ulaştır. Ancak bu ilimler şeriat ilimleriyle ilgili olduğundan onların erbapları sahip oldukları bilgi sebebiyle gurura kapılıp aldanmışlardır.

Başka bir grup alim fıkıh ilminde büyük bir aldanma içine düşmüşler ve kulun kendisi ile Allah arasındaki hükmün mahkemedeki hükmüne tabi olduğunu zannetmişlerdir. Bu sebeple birtakım haklardan kurtulmak için çözüm yolları ve hileler bulmuşlardır. Bu da bir aldanmadır. Çünkü insan, karısını kendi hakkından vazgeçmeye zorladığı zaman kendisiyle Allah arasındaki sorumluluktan kurtulamaz. Aynı şekilde, bir adam bir başkasından insanların ortasında bir talepte bulunsa ve o da halkın kendisini kınamasından korkup talep edilen şeyi verse verilen şey helal ve hoş (tayyip) olmaz. Yine, kötülüğünden korunmak için kendisine bir şeyler verilen kimse de böyledir ve o verileni alması haramdır. Kişinin sene sonunda zekat malını karısına hibe edip vermesi gereken zekatı düşürmek için karısının malını hibe olarak alması da bu baptandır. Çünkü bunu yapmakla kıyamet gününde hesaptan kurtulamaz. Yüce Allah’ın maslahat mallarını alimlere mubah kılması da bu baptandır. Mağrur ve aldanmış olan alimler, hazlarını tamamlayan her şeyi ihtiyaç olarak görürler. Bu ise tam bir aldanmadır. Aksine, gerçek ihtiyaç, kulun ibadetine yardımcı olması için kullandığı şeylerdir. Bunların dışındakiler ise fazlalık ve arzudan ibadettir. Buraya kadar zikrettiklerimiz aldanma çeşitlerini gösteren örneklerdi.

Abidlerin ve Amel Sahiplerinin Aldanması

İkinci grubu oluşturan abidlerin ve amel sahiplerinin aldanmasına gelince, onlar da kendi aralarında birtakım gruplara ayrılmışlardır.

Bir grup abid farz ibadetleri ihmal edip fezail ve nafilelerle meşgul olurlar. Hatta bazen fezailde o kadar derinleşirler ki sonunda abdestte vesvese sahibi olup şeriata göre temiz olduğuna hükmedilen suyla abdest almaya razı olmayan hatta kirli olduğu konusunda aklında bir sürü asılsız ihtimal kurgulayan kimse gibi ifrat ve aşırılığa kaçarlar. Oysa söz konusu kişi yiyeceği konusunda bir türden ihtimalleri düşünmez. Bu ihtiyat abdest suyundan yiyeceğe yönelmiş olsaydı selefin davranış ve yaşantısına daha çok benzemiş olurdu. Çünkü bir keresinde Hz. Ömer (r.a), necaset ihtimali olmasına rağmen bir Hristiyan’ın kırbasındaki sudan abdest almıştı. Bununla birlikte o, harama düşme endişesiyle helal olan birçok yiyeceği yemezdi.

Bir başka grup abid ise abdest alırken suyu çok fazla kullanıp israf eder, bazen de işi uzatıp namaz vakti çıkıncaya kadar namazını kılamaz. Namaz vakti çıkmasa bile vaktin evveli hakkındaki fazileti kaçırmış olur. Sonra suyu israf etmede de aldanmıştır. En değerli şey olan ömrü gerekli olmayan şeylerde zayi ettiği için aldanmış olur. Şeytan, kulları ancak onlara ibadetmiş gibi gösterdiği şeylerle aldatır.

Bir grup abid ise namaza niyet konusunda vesveseye yenik düşerler. Hatta bu yüzden imamla birlikte kılacakları bir rekatı kaçırırlar. Aşırı ihtiyatlı oldukları için tekbir kalıbını bile değiştirirler. Sonra da namazın başlangıcının düzgün olmasının yeterli olduğunu zannedip namazın geri kalanında gafil olurlar! İşte bu, aldanmanın ta kendisidir!

Kur’an-ı Kerim Okurken Aldananlar

Diger bir grup ise Fatiha suresi ve diğer zikirlerin harflerin mahreçlerinden çıkarma konusundaki vesveselerine yenik düşerler. Onlardan birisi, şeddeler ve zad ile zı harflerini birbirinden ayırma konusunda gerektiğinden fazla ihtiyat gösterir. Bütün namazında başka bir şeyle değil, sadece harflerin mahreçlerini düzgün çıkarmaya çalışmakla uğraşır. Ne okuduğu Kur’an ayetlerinin anlamını düşünür, ne de onlardan öğüt almayı! Bu ise aldanma türlerinin en çirkinidir. Çünkü halk Kur’an okurken harflerin mahreçlerini çıkarma konusunda, kendi aralarındaki konuşmalarda yaptıklarından daha fazlasıyla mükellef değillerdir. Böyle yapanlar, sultana bir mesaj götüren ve onu sunarken harflerin mahreçlerini zerafetle çıkarıp onları üstüne basa basa tekrar eden adama benzerler. Bu adam mesajın maksadından ve meclisin saygınlığından gafildir. Böyle yapmakla huzurdan kovulmayı ve cezalandırılmayı hak eder.

Başka bir grup ise Kur’an okumakla aldanmışlardır. Bunlar Kur’an’ı hızlı bir şekilde okurlar. Hatta bazen günde iki hatim yaparlar. Dilleri Kur’an okurken kalpleri arzu ve kuruntu vadilerinde dolaşır. Çünkü Kur’an’ın sınır koyan hükümleriyle kendisini sınırlayabilmek, öğütlerine kulak vermek, emir ve yasaklarını uygulamak, ibret alınması gereken ayetlerinden ibret almak için okudukları cümlelerin anlamını düşünmezler. Böyleleri aldanmış olup Kur’an’ın indirilme amacının sadece okunması olduğunu zannederler. Böyle bir kişi, efendisinin kendisine içerisinde benzer. Köle, mektubu anlamaya çalışıp uygulamaya ilgi göstermemiş ve efendisinin ona emrettiği şeylerin aksini yapmaya devam ederek kendisinden istenen şeyin bu olduğunu zannederek mektubu ezberleyip sık sık okumakla yetinmiştir. Bu adam cezalandırılmayı hak etmiştir. Kendisinden istenen şeyin bu olduğunu zannettiği sürece aldanmış demektir. Ancak korunup unutulmaması için Kur’an’ın okunması istenmiştir. Sonra lafzı okumaktan maksat manasını anlamaktır. Manasını anlamaktan maksat ise onunla amel etmek ve faydalanmaktır.

Bazen kişinin güzel bir sesi olur ve Kur’an okurken zevk alır ve aldığı bu zevk sebebiyle aldanarak bunun münacaat (Allah ile konuşma) zevki olduğunu zanneder. Oysa bu sadece kendi sesinden aldığı zevkten ibarettir. Bu şekilde şiir söylese veya başka sözleri tekrar edip dursa aynı zevki alırdı. Kalbini kontrol edip aldığı zevkin lafızdan mı sesinden mi yoksa manadan mı olduğunu öğrenmeye çalışmadığı için aldanmıştır.

Bir başka grup ise oruç tutmakla aldanmışlardır. Çok fazla oruç tutmakla birlikte dillerini gıybetten ve fuzuli konuşmalardan, düşüncelerini riyadan ve karınlarını iftar zamanı haramdan korumazlar. Böylece farzları ihmal edip nafileleri yaparlar. Bu ise aldanmışlığın zirvesidir.

Başka bir grup da hacla aldanmışlardır. Yapmış oldukları haksızlıkları telafi edip helallik almadan, borçlarını ödemeden, ana babalarının rızasını almadan ve helal yol azığı aramadan hac yoluna çıkarlar. Bazen bunu farz olan haccın düşmesinden sonra yaparlar. Yolda namazları ve farzları zayi ederler, elbise ve vücut temizliğinden aciz kalırlar ve yol kesen zalimlerin oradan geçmeleri karşılığında kendilerinden para almalarına maruz kalırlar. Hac sırasında müstehcen sözler söylemekten ve münakaşadan kaçınmazlar. Bazen içlerinden bazıları haram mal toplar, nam ve gösteriş yapmak için yolda bunları arkadaşlarına harcar. Böylece hem kazanmasında hem de harcamasında Allah’a isyan etmiş olur. Sonra da çirkin huylar ve kınanmış sıfatlarla kirlenmiş kalbiyle Allah’ın evine gelir. Oraya gelmeden önce arınıp temizlenmemiştir. Hal böyle olmasına rağmen hayırlı bir iş yaptığını zanneder, oysa aldanmıştır!

Bir başka grup da iyiliği emretme ve kötülüğe engel olma işiyle uğraşıp kendilerini unuturlar. İnsanlara bir şey emrederken kaba ve sert davranarak üstünlük ve liderlik elde etmek isterler. Bazen içlerinden birisi bir kötülüğe engel olmak üzere insanları bir araya toplamaya çalışır ve gecikenleri kınar. Bazıları da ezan okur ve bunu Allah için yaptığını zanneder. Oysa o yokken başka biri ezan okumuş olsa kıyameti koparır ve der ki, mertebemi elde edebilmek için benimle rekabete girdi! İçlerinden bazıları ise bir camide imamlık yaparken ondan daha bilgili ve takvalı birisi öne geçip imamlık yapsa bu ona ağır gelir.

Bir başka grup da Mekke ve Medine’de mücavir olarak yaşarlar ve buna aldanarak kalplerini murakabe etmezler. Oysa kalpleri memleketleriyle ilgilenmekte ve insanların “filan adam Mekke’de mücavir” şeklindeki sözlerini işitmeyi istemektedir. İçlerinden bazısı “Mekke’de şu kadar yıl mücavir oldum.” der. Bu mücavirliği sırasında insanların paralarına tamah eder. Sonra o paraları toplar ve başkalarına vermeyip cimrilik eder. Böylece insanlardan bir şeyler isteme, cimrilik etme ve mücavir olmanın getirdiği diğer birtakım helak edici hususları kendisinde toplamış ve aldanmış olur.

Afeti olmayan hiçbir amel yoktur ve amellerin bilmeyenler onları kanıksar ve aldanmış olurlar. Söz konusu afetleri bilmek isteyenler bu kitabımıza baksınlar. Namaz konusundaki aldanma için Namaz kitabına; hac, zekat, Kur’an okuma ve diğer ibadetler hakkındaki aldanma için de ilgili bölümlere baksınlar. Bizim buradaki amacımız diğer bölümlerde geçen hususların geneline işaret etmektir.

Bir başka grup ise malı bir kenara iterek kalitesiz elbise ve yemeklerle yetinerek mescitleri mesken edinmişler ve bunu yapmakla zahitlerin mertebesine ulaştıklarını zannetmişlerdir. Oysa böyle yapmalarına rağmen riyasete ve makama çok rağbet ederler. İki şeyin en kolayını bırakıp helak edici iki şeyin en büyüğünü yapmışlardır. Çünkü riyaset istemenin şerri malın şerrinden daha büyüktür. Bunlar aldanmış kimselerdir, çünkü kendilerini zahit zannederler! Ne dünyayı anlamışlar ne dünyanın en büyük zevkinin riyaset olduğunu kavramışlar ve ne de riyasete rağbet eden kişinin hasetçi, ikiyüzlü, kibirli, riyakar ve nice kötü huylara sahip olmasının kaçınılmaz olduğunu öğrenebilmişlerdir.

Kimisi de riyaseti bırakıp uzleti tercih eder. Oda bunu yapmakla zenginlere karşı küstahlık edip onları küçümsemesi, onlar için umduğundan daha fazlasını kendisi için umması, amelini beğenmesi ve kalplerin nice çirkin haliyle muttasıf olması bakımından aldanmıştır ama bunun farkında değildir.

Bazen kendisine para verildiğinde “zühdü boşa gitti” denilmesinden korktuğu ve dünyaya dair şeylerin en zevklisi olan insanların övgüsüne rağbet ettiği için onu almaz. Bazen zenginleri kurranın önüne geçirir, kendi müritlerine meyledip başka zahitlere meyledenlerden uzak durur. Bütün bunlar aldanma ve şeytanın hileleridir.

Abidlerden bazıları da bedenle yapılan ibadetler konusunda nefsini zora sokar. Bazen bir günde bin rekat namaz kılar ve Kur’an hatmi yapar. Bunları yaparken kalbini kontrol etmek ve onu riyadan, kibirden, kendini beğenme huyundan ve diğer helak sebeplerinden arındırmak aklına bile gelmez. Bunların kişiyi helak edeceğini bilmez. Bilse bile kendisinin öyle olmadığını zanneder. Kendisinin öyle olduğunu zannetse bile zahiren yaptığı ameli sebebiyle bağışlanmış olduğunu ve kalbinin hallerinden dolayı cezalandırılmayacağını vehmeder. Bunları vehmetse bile zahiren yaptığı ibadetlerinden dolayı iyiliklerinin ağır basacağını zanneder. Heyhat! Oysa takva sahibinden sadır olan zerre miktarı bir amel ve basiret sahiplerinin huylarından bir tanesi bile bedenle yapılan dağlar misali amelden daha üstündür.

Sonra, böyleleri riyadan ve övülme isteğinden kurtulamazlar. Kendisine “Sen yeryüzünün direklerinden (evtad) birisin.” denildiği zaman sevinir, aldanışı daha da artar ve insanların onu tezkiye etmesinin yüce Allah katında razı olunmuş bir kul olduğunu gösterdiğini zanneder. Oysa bu durumun, insanların onun içindeki pislikleri bilmemesinden kaynaklandığını kavrayamaz.

Bir başka grup ise nafile ibadetlere rağbet edip onları farzlardan daha çok önemser. Onlardan birinin duha namazı, gece namazı ve benzeri nafile ibadetleri yaptığından dolayı sevinç duyduğunu görürsün. Oysa farzı yerine getirdiğinde o kadar lezzet almaz. Farz namazı ilk vaktinde kılma hususunda gayret göstermez ve Hz. Peygamber(s.a.s.)’in Rabbinden naklettiği şu kudsi hadisi unutur:

Bana yakınlaşmaya çalışanlar, onlara farz kıldığım ibadetleri eda etmekten başka hiçbir amelle bana yakınlaşamazlar.

Bil ki bazen insan, biri geçen diğeri geçmeyen iki farzı veya birinin vakti dar diğerinin geniş iki faziletli ameli yerine getirmekle yükümlü olur. Bu durumda sıralamaya riayet etmezse aldanmış olur. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü masiyet de ibadet de açıktır. Kapalı olan ise sadece birtakım ibadetlere öncelik verip diğerlerini sonraya bırakmaktır. Tıpkı bütün farzları nafilelerden önce yapmak, farz-ı ayınları farz-ı kifayelerden önce yapmak, yapanı olmayan farz-ı kifayeye öncelik verip yapanı bulunan farz-ı kifayeyi bırakmak, daha önemli olan farz-ı ayınlara öncelik vermek, vakti geçene öncelik verip vakti geçmeyeni sonraya bırakmak örneklerinde olduğu gibi…

Bunun yanında kişinin annesinin ihtiyacını babasınınkinden önce görmesi gerekir. Çünkü Resulullah(s.a.s.)’e “Kime iyilik yapayım?” diye sorulduğunda “annene” buyurmuş, “Sonra kime?” denildiğinde “annene”, “Sonra kime?” denildiğinde “annene” ve dördüncüde “Sonra kime?” denildiğinde “babana, sonra da sırasıyla en yakın akrabana” buyurmuştur. Sıla-i rahim yapmaya en yakın akrabadan başlanması gerekir. Yakınlıkları denkse o zaman en muhtaç olandan başlanır. Muhtaçlıkları denkse en takvalı ve en vera sahibi olandan başlanır.

Parası ana babasının ihtiyaçlarını ve hac masraflarını karşılamaya yetmeyen kişi de böyledir. Bazen bu durumdaki kişi aldanmış olarak hacca gider. Asıl yapmayı gereken, hacca gitmek yerine ana babasının ihtiyaçlarını görmeye öncelik vermesidir. Bu, daha önemli olan farzı, bir alt derecedeki farzın önüne geçirmektir.

Aynı şekilde, iki kişi arasında bir randevu olsa ve o sırada cuma vakti girse ve vakit geçecekse aslen bir taat olan sözünde durma bu durumda bir masiyete dönüşür.

Haramlar ile taatlerin karşı karşıya gelmesine dair örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Bu saydığımız örneklerde sıralamaya riayet etmeyen kişi aldanmıştır. Bu, son derece kapalı bir aldanmadır. Çünkü bu hususta aldanmış olan kişi aslında bir taat işlemektedir ancak işlediği taatin masiyete dönüştüğünün farkına varamaz. Şöyle ki işlediği daha önemli olan vacip bir taati terk etmiştir.

İnsanda bedenine ve kalbine ilişkin taatler ve masiyetler varken mezhep ve hilaf ilmiyle meşgul olması da bu baptandır. Ancak riyaset, makam ve akranlarını yenme isteği gözlerini örttüğünden kendisinin dinin en önemli konusuyla meşgul olduğunu zanneder.

Sufilerin Aldanması

Üçüncü grubu oluşturan sufilere gelince, onlar da aldanma hususunda çeşitli gruplara ayrılmışlardır.

Onlardan bir grup yüce Allah’ın korudukları hariç, bu zamanda yaşayanlar içerisinde sufi geçinenlerdir. Giysi, konuşma ve görünüşe aldanarak giyinmeleri, görünüşleri, sözleri, edepleri, taharetleri, huşuları, derin derin nefes almaları, alçak sesle konuşmaları vb. hususlarda gerçek sufilere benzemeye çalışırlar. Bu konularda onlara benzediklerinde sufi olduklarını zannederler. Oysa mücahede, riyazet, içlerini ve dışlarını açık ve gizli günahlardan arındırmak yoluyla nefislerini hiç zora sokmamışlardır. Oysa bu sayılanlar tasavvuf menzillerinin başlangıcıdır. Sonra bu adamlar harama, şüpheli şeylere ve sultanların verdikleri paralara saldırır, bir somun ekmek ve bir habbe (dirhemin kırk sekizde biri) için birbirleriyle yarışır ve bir amaç konusunda ihtilaf ettikleri zaman birbirlerinin şereflerini ayaklar altına alırlar! Bunların aldanmış oldukları çok açıktır.

Bu adamlar, yiğit ve kahraman savaşçıların isimlerinin sicillere yazıldığını ve her birine büyük araziler bağışlandığını duyunca canı bunları elde etmeyi arzulayıp üzerine bir zırh, başına da miğfer giyerek kahramanlara ait şiirlerden bazı beyitler ezberleyen, sonra da daha kolay dile gelebilmesi için bu beyitleri kahramanların nağmeleriyle söylemeye kendisini alıştırıp kahramanların savaş meydanında nasıl çalımlı yürüdüklerini ve ellerini nasıl kullandıklarını, giyim, konuşma, hareket ve duruşlarına ait bütün hususları öğrenen, sonra da isminin yiğitler siciline yazılması için ordugaha giden yaşlı kadına benzerler. Yetkililerin önüne çıktığında kim olduğunun anlaşılması ve yiğitlik derecesinin ne kadar olduğunun bilinmesi için yiğitlerden biriyle düello yapmak üzere sınanması maksadıyla miğferini ve zırhını çıkarması istenir. Zırhı ve miğferi çıkarıldığında bir de ne görsünler! Yaşlı, zayıf, hasta ve ne zırh giymeye ne de taşımaya gücü yetmeyen bir kadın! Ona denilir ki, bu kandırmacayla buraya hükümdarla ve huzurunda bulunanlarla alay etmeye mi geldin? Alın bu kadını ve filin önüne atın! Sonra da yaşlı kadın filin önüne atılır. Kıyamet gününde örtüleri açılıp da elbiseye ve üzerindeki yamalara değil, kalplere bakan en büyük hakimin huzuruna çıkarıldıklarında sufi olduklarını iddia edenlerin hali bu olacaktır.

Bir başka grup ise yukarıda sözünü ettiklerimizden daha fazla aldanmışlardır. Şöyle ki, eski ve yıpranmış elbise giyme ve her şeyin değersizine razı olma konusunda sufilere uymak onlara ağır gelmiştir. Bu kimseler sufi görünmek istemişler ve bu konuda sufilerin kılığına girmekten başka yol bulamadıkları için de ipek ve ibrişimden yapılma giysileri tek edip kıymetli kumaştan yamalı giysiler, değerli peştamallar ve renkli kilimler kullanma yolunu tutmuşlardır. Bunu yaparken ipek ve ibrişimden daha kıymetli elbiseler giymişlerdir. Böyle yapmalarına karşın, sadece giydikleri elbisenin renginden ve yamalı olmasından dolayı kendilerinin sufi olduğunu zannederler. Oysa onlar, sufilerin boyanmış elbise giymelerinin sebebinin kirlenmeye karşı dayanıklı olması ve yıkamadan uzun bir süre kullanılabilmesi olduğunu unutmuşlardır. Sufilerin yamalı elbise giymelerinin sebebi de yırtılıp delindiği için giysilerini yamamalarıdır. Oysa değerli peştamalları parça parça yapıp sonra da bu parçaları dikerek birleştirmek sufilerin hayat tarzına ne kadar benziyor?

Sözünü ettiğimiz kimselerin bütün aldanmışlardan daha ahmak oldukları çok açıktır. Çünkü en değerli elbiseleri giyip en lezzetli yemekleri yerler, müreffeh ve tasası olmayan bir hayat isterler, devlet yöneticilerinin mallarını yerler, batını günahlar bir yana zahiri günahlardan bile kaçınmazlar. Bütün bunlara rağmen kendilerinin hayır içinde olduğunu zannederler. Onların şerleri halka sirayet eder. Çünkü onlara uyanlar helak olur, uymayanların ise bütün sufiler hakkındaki inancı bozulur ve bundan dolayı samimi olan sufilerin arkasından konuşmaya başlar. Bunun sebebi, kendilerini sufilere benzetmeye çalışan sahtekarların uğursuzluğudur.

Ariflerin Aldanması

Bir başka grup da arif olduklarını, Hakk’ı gördüklerini, nice makamlar ve haller geçtiklerini ve sonunda kurbiyet makamına erdiklerini iddia ederler. Oysa bu sayıların isimlerinden başka bir şey bilmezler! Kimisi bu isimleri (marifet, müşahede, makam, hal vb.) tekrarlayıp bu yaptığının öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerinden daha üstün olduğunu zanneder. Avam bir yana fakihlere, hadisçilere ve her sınıftan alime küçümseyerek bakar. Hatta çiftçiler ve dokumacılar işlerini bırakıp sayılı günler boyunca bu gibi kimselerin yanında bulunurlar ve onlardan söz konusu sahte sözleri öğrenirler, sonra da (haşa) vahiyden söz ediyormuş gibi o sözleri tekrarlayıp dururlar. Bunu yaparken de bütün alimleri ve abidleri küçümserler. Alimler hakkında şöyle derler: “Onlar, ilimleri sebebiyle Allah’tan perdelenmiş kişilerdir!” Abidler hakkında ise şöyle derler: “Onlar kendilerini yorup duran ücretli işçilerdir!” Bunları söylerken de kendilerinin Hakk’a erdiğini, O’na yakın kimselerden olduklarını iddia ederler. Oysa böyleleri Allah katında günahkar ve münafık, kalp erbabı yanında ise cahil ahmaklardır. Ne bir ilim öğrenmiş ne bir huylarını düzeltmiş ve ne de arzusuna uymak ve hezeyanını muhafaza etmek dışında kalplerini murakabe etmişlerdir.

İbadet Konusunda Aldananlar

Diğer bir grup ise ibaha (serbestiyet) vartasına düşerek şeriat defterini dürüp dini hükümleri reddetmişler ve helal ile haramı bir görmüşlerdir. Onlardan biri şöyle der: “Allah benim yapacağım amele muhtaç değildir, kendimi neden yorayım!” Kimisi de şöyle der: “İnsanlar, kalplerini arzulardan ve dünya sevgisinden arındırmakla mükellef tutulmuşlardır. Bu ise mümkün değildir. Bu mükellefiyetle ancak onu tecrübe etmeyenler aldanmıştır. Bizler tecrübe ettik ve bunun muhal olduğunu anladık!” Bu sözü söyleyen bilmez ki insanlar kalplerindeki arzu ve öfkeyi kökünden söküp atmakla mükellef tutulmamışlardır. Tam aksine, her bir aklın ve şeriatın hükmüne boyun eğinceye kadar onları eğitmekle mükelleftirler.

Kimisi de şöyle der: “Bedenle yapılan ibadet ve amellerin bir kıymeti yoktur. Esas olarak kalplere bakılır. Bizim kalplerimiz Allah sevgisiyle coşmuş ve Allah bilgisine ulaşmıştır. Bizler bedenlerimizle dünyaya dalmışken kalplerimiz Rabbin huzurunda inzivaya çekilmiştir. Biz kalplerimizle değil, sadece bedenlerimizle arzularla beraberiz!” Bunları söyleyenler avamın mertebesinden yükselip bedeni amellerle nefislerini terbiye etmekten azade olduklarını ve onlara karşı kuvvetli olduklarından arzuların kendilerini Allah yolundan alıkoymadığını zannederler. Sonunda vardıkları derecenin peygamberlerin derecesinden (haşa) yüksekte olduğunu iddia ederler. Çünkü peygamberler bir tek günah için yıllarca ağlarlardı!

Sufilere benzemeye çalışan sahtekar ibaha ehlinin aldanma türleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bunların sebebi ise iyice ilim sahibi olmadan, dinde ve ilimde ilerlemiş sağlam ve kendisine uyulmaya uygun bir şeyhe bağlanmadan mücahedeyle meşgul olmalarından dolayı birtakım yanlışlara ve şeytanın ayartmalarına yenik düşmeleridir. Onların sınıflarını sayıp dökmek için uzun satırlar gerekir.

Bir başka grup ise sözünü ettiğimiz kişilerin mertebesini aşarak güzel ameller yapmış, helal şeyleri talep etmiş ve kalplerini kontrol etmekle meşgul olmuşlardır. Böylece içlerinden birisi hakikatlerine, şartlarına, alametlerine ve afetlerine vakıf olmadan zühd, tevekkül, rıza ve sevgi makamlarına ulaştığını iddia eder hale gelmiştir. Kimisi de vecd ve yüce Allah için sevme makamına ulaştığını iddia edip Allah’a tutkun olduğunu zanneder. Hatta bazen Allah hakkında küfür ve bid’atten oluşan birtakım hayallere kapılır ve O’nu tanımadan Allah’ı sevdiğini iddia eder. Sonra böyle adamlar yüce Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan, Allah’ın emri yerine nefsinin arzusuna uymaktan ve halktan utandıkları için bazı şeyleri terk etmekten geri durmazlar. Oysa yalnız başına kalsalar Allah’tan utandıkları için onu terk etmezler. Bütün bunların Allah sevgisine aykırı olduğunu bilmezler.

İçlerinden bazıları da kanaate ve tevekküle meylederek tevekkül iddiasını doğrulamak için yanına azık almadan çöllere dalar. Oysa bu yaptığı şeyin ne sahabeden, ne de selef-i salihten nakledilmemiş bir bidat olduğunu bilmez. İlk devirde yaşayan selef, tevekkülü ondan daha iyi bilirlerdi. Onlar tevekkülü, canı tehlikeye atmak ve azığı terk etmek olarak analamadılar. Aksine, azıklarına değil Allah’a tevekkül ederek yanlarına azık alırlardı. Bu adam ise bazen herhangi bir vasıtaya tevekkül edip ona güvenerek azığı terk ediyor.

Bir başka grup ise yiyecek konusunda halis helali talep edinceye kadar nefislerini sıkıştırdıkları halde bu tek hasletin dışındaki amellerde kalbi ve uzuvları kontrol etmeyi ihmal etmişlerdir. Kimisi yiyeceğinde, giyeceğinde ve kazancında helali talep etmeyi ihmal edip başka şeylerde derinleşmeye başlamıştır. Oysa bu miskin bilmez ki yüce Allah kulundan sadece helal talep etmesini istemez. Ayrıca O, helal talebi olmadan yapılan diğer bütün amellerden razı olmaz. Aksine, yüce Allah bütün ibadetlerin ve masiyetlerin kontrol edilmesinden razı olur. Bu işlerden bazısının kendisine yeteceğini ve kurtaracağını zannediyorsa aldanmıştır.

Bir diğer grup güzel ahlak, tevazu ve müsamahakarlık iddiasında bulunarak sufilerin hizmetine girmişlerdir. Bir grup insanı toplayıp onların hizmetini üstlenmişler ve bunu riyaset ve mal toplama vasıtası haline getirmişlerdir. Onların amaçları kibirlenmek olduğu halde hizmet ediyor tevazu gösteriyormuş gibi hareket ederler. Amaçları faydalanmak ve avantaj elde etmek olduğu halde hizmet edip faydalı oluyorlarmış gibi görünürler. Maksatları kendilerine uyulmasını istemek olduğu halde amaçlarının sadece hizmet edip tabi olmak olduğunu göstermeye çalışırlar. Sonra bu kimseler haram ve şüpheli malları toplayarak bağlıları çoğalıp isimleri hizmet edenler olarak yayılsın diye onların yoluna harcarlar. Kimisi de devlet yöneticilerinin verdiği malları alıp hizmetinde bulunduğu kişilere harcar. Kimisi hac yolunda sufiler için harcamak üzere o malları alır ve amacının iyilik yapmak ve insanlara faydalı olmak olduğunu zanneder. Oysa onların hepsini yönlendiren şey riya ve nam sahibi olma isteğidir. Bunun alameti, onların Allah’ın bütün emirlerini zahiren ve batınen ihmal etmeleri ve haram mamalı alıp onu başkalarına harcamaya razı olmalarıdır. İyilik yapmak amacıyla hac yolunda haram para harcayan kişi Allah’ın mescitlerini imar etme kastıyla onları dışkıya bulayan adama benzer!

Bir diğer grup ise mücahedeyle, huylarını düzeltmekle ve nefislerini kusurlarından arındırmakla meşgul olup bu hususta derinleşmişler, nefsin kusurlarını ve nefsin afetleri hakkında konuşmanın inceliklerini ortaya çıkarma yolunu tutmuşlardır. Onlar şöyle derler: “Nefsin bir kusuru vardır. Gafletin bir kusur olduğundan gafil olmak da bir kusurdur. Onun bir kusur olduğuna iltifat etmek de kusurdur. “Bu kişiler, kurup tasarlamak için vakitlerini kaybettikleri zincirleme cümlelere tutkun hale gelmişlerdir. Bütün ömrünü kusurları araştırmak ve o kusurların tedavi ilmini yazıya dökmek için harcayanlar, hacca engel olan şeyleri araştırıp hac yoluna girmeyen kişiye benzerler. Oysa hacca gitmeye engel olan şeyler onu ilgilendirmez.

Bir başka grup da bu mertebeyi aşıp tarike sülük etmişler ve marifet kapısı kendilerine açılmıştır. Marifet rüzgarıyla gelen ilk kokuları aldıklarında buna çok şaşırırlar, sevinirler, garipliğine hayret ederler, kalpleri bu marifete bağlanır, sadece onu ve onun kapısının başkalarına kapanıp kendilerine açılmış olduğunu tefekkür ederler. Bütün bunlar aldanmadır. Çünkü Allah yolundaki garip şeylerin sonu yoktur. Kişi her garip şeye takılıp kalırsa attığı adımlar kısalır ve maksada erişmekten mahrum edilir. Böyle bir adam, bir hükümdarı görmeye giden ve onun sarayının kapısı önünde, içerisinde renkli çiçekler bulunan ve daha önce benzerini hiç görmediği bir bahçe görüp onu seyre dalarak hükümdarla olan randevusunu kaçıran kimseye benzer.

Bir diğer grup ise yukarıda sözünü ettiğimiz kimseleri de geçerek Allah’a giden yolda üzerlerine yayılan nurlara ve verilen bol hediyelere iltifat etmemiş, bundan dolayı sevince kapılmamış ve onlara iltifat etmemişler, yollarına ciddiyetle devam etmişler ve sonunda Allah’a yakınlık mertebesi sınırına varmışlardır. İşte burada Allah’a erdiklerini zannederek durmuşlar ve hataya düşmüşlerdir. Aslında bir perde olan nura bakan kişi onu varmak istediği hedef zanneder. İşte bundan dolayı, Hristiyanlar Allah’ın nurunun Mesih (a.s)’ın üzerinde parıldadığını gördüklerinde onun hakkında hataya düştüler. Tıpkı bir aynada veya suda bir yıldızın yansımasını görüp onun aynanın veya suyun içinde olduğunu zannederek tutmak için elini ona doğru uzatan kişi gibi… O da aldanmıştır!

Mal Sahiplerinin ve Hayır Hasenat Yapanların Aldanması

Dördüncü grubu oluşturan mal sahiplerine gelince, onların aldanışları da çeşitli gruplara ayrılmıştır.

Onlardan bazıları cami, okul, sınır kaleleri ve köprüler gibi insanların görebilecekleri binalar yaptırmaya heveslidirler. İsimleri ebedi hale gelsin ve öldükten sonra da izleri kalsın diye isimlerini tuğla ile binaların üzerine yazdırırlar. Onlar bu binaları yapmakla bağışlanmayı hak ettiklerini zannederler. Oysa şu iki sebeple aldanmışlardır:

a-► Hayır maksadıyla yaptıkları binaları zulüm, rüşvet ve diğer haram yollarla kazanmış oldukları parayla yaptırmışlardır. Böylece o paraları elde ederken Allah’ın gazabına maruz kaldıkları gibi, harcarken de Allah’ın gazabına maruz kalırlar. Yapmaları gereken şey o paraları bu şekilde kazanmamaktı. Parayı kazanırken Allah’a isyan edince yapmaları gereken şey tövbe edip kendisi duruyorsa bizzat malı, durmuyorsa bedelini sahibine, sahibini bulamadığı takdirde varislerine geri vermekti. Zulme uğrayan kişinin hiçbir varisi de kalmamışsa yapması gereken şey o parayı en önemli maslahata harcamaktır. Sınırız en önemli maslahat parayı miskinlere dağıtmaktır. Oysa onlar, insanlar bunu göremeyecekler diye parayı miskinlere dağılmayıp riya ve övülmek amacıyla tuğladan binalar yaptırırlar. Onların bu binaların uzun süre ayakta kalmasına dair istekleri, yaptıkları hayrın devamlı olması için değil, isimlerinin devamlı olarak orada kalması içindir.

b-► Kendilerinin samimi olduklarını ve bu binalara harcama yaparken hayır yapmayı amaçladıklarını zannederler. Oysa onlardan birisinden bir dinar vermesi ve verdiği paranın harcandığı yere isminin yazılmaması istenmiş olsa bu ona ağır gelir ve nefsi buna müsaade etmez. Gerçekte ismi oraya yazılsın veya yazılmasın, yüce Allah onun niyetini ve yaptığını bilmektedir. Allah’ın değil de insanların hoşnutluğunu istiyor olmasaydı bunu yapmazdı.

Diğer bir grup ise malı helalden kazanır ve bu parayla cami yaptırır. Bu gruptakiler de iki yönden aldanırlar:

a-► Riya ve övülme isteği. Helalinden kazandığı parayla cami yaptıran kişinin bazen fakir komşuları olabilir ve parasını onlara harcaması cami yapımına ve süslemesine harcamasından daha önemlidir. Böylelerinin kazandıkları parayı cami yapımına harcamalarının onlara kolay gelmesinin sebebi, yaptıkları şeyi insanların görecek olmasıdır.

b-► Helalden kazandıkları parayı camilerin süslenmesine ve yasaklanmış olmasının yanında bir de namaz kılanların gözlerini ve kalplerini meşgul eden nakışların yapılmasına harcarlar. Oysa namaz kılmaktan maksat huşu ve kalp huzurudur. Bu süslemeler ve nakışlar ise namaz kılanların kalplerini ifsat eder ve sevaplarını boşa çıkarır. Bütün bunların vebali bunlara para harcayan adama aittir. Durum böyle olmasına rağmen söz konusu adam yaptığı şeyle gururlanıp hayır yaptığını zanneder ve bunu Allah’ın sevgisini kazanmaya bir vesile sayar. Bunu yapmakla yüce Allah’ın gazabına maruz kaldığı halde Allah’a itaat ettiğini ve O’nun emrini yerine getirdiğini zanneder. Gerçekte, camiye yaptırdığı süsleme ve nakışlarla insanların kalplerini bulandırmış, hatta belki de onları dünya süsleri konusunda şevklendirmiş ve onlar da evlerinde böyle süslemelerin olmasını arzu eder ve bunu yapacak ustaları aramakla uğraşır hale gelirler. Bütün bunların vebali de bu adama aittir. Çünkü camiler mütevazı olmak ve kalp huzuruna ermek üzere yapılırlar.

Malik b. Dinar şöyle söylemiştir: “Adamın birisi bir caminin kapısı önünde durup dedi ki, benim gibi bir adam mı Allah’ın evine giriyor? O anda sıddıklar defterine yazıldı.” İşte, camilere bu şekilde saygı gösterilmesi gerekir. Şöyle ki kişi, caminin haramla veya dünya süsüyle kirlenmesini yüce Allah’a karşı edilmiş bir minnet olarak görmelidir. Bu adamın aldanması, kötülüğü iyilik olarak görmesi ve bu yaptığına güvenmesidir.

Bir başka grup ise mallarını sadakalara ve fakirlere harcarlar va bu sayede kalabalık bir çevre edinmeyi isterler. Fakirlerden bazılarının adeti de yardım aldığı kişiye teşekkür etmek ve yapılan iyiliği başkalarına anlatmaktır. Bunlar gizli olarak sadaka vermekten hoşlanmazlar ve fakirlerin kendisinden aldığı sadakayı gizleyip kimseye söylememesini onlara karşı işlenmiş bir suç ve nankörlük sayarlar. Bazen de hacda infakta bulunmak ister ve hac üstüne haccederler. Oysa komşularını aç bir vaziyette bırakırlar.

Adamın birisi Bişru’l- Hafi’ye hacca gitmek istediğini söyler. Bişr ona hac yolculuğu için ne kadar para ayırdığını sorunca adam iki bin dirhem ayırdığını söyler. Bişr ona hacca gitmekle ne kazanmak istediğini sorunca adam Allah’ın rızasını kazanmak istediğini söyler. Bunun üzerine Bişr der ki, sen evinde otururken bu parayı infak etmekle Allah rızasını kazanmış olsan bunu yanar mısın? Adam bu soruya, evet, deyince Bişr şöyle devam eder: O halde bir borçlunun borcunu öde, bir fakirin darmadağın olmuş halini düzelt, ailesini geçindirmeye çalışan birinin ev halkını canlandır, bir yetimi sevindir. Kalbin o parayı bunlardan birine verme konusunda ikna olursa hemen bunu yap! Çünkü bir Müslümanı sevindirmen ve kaybettiği bir şey için üzüntü çeken birisine yardım etmen yüz kere hacca gitmekten daha faziletlidir. Bunları dinleyen adam der ki, kalbim hac yolculuğuna ikna oldu. Bunun üzerine Bişr hazretleri şöyle der: Para şüpheli şeylerden kazanıldığında nefis o parayla bir ihtiyacını görmeyi ister. Allah ise ancak takva sahiplerinin amelini kabul eder.”

Mal sahiplerinden diğer bir grup da mallarını muhafaza edip cimrilikleri yüzünden onları kimseye vermezler. Sonra da gündüz oruç tutmak, gece namaz kılmak ve Kur’an hatmi yapmak gibi harcamaya gerek olmayan bedeni ibadetlerle meşgul olurlar. Bunlar da aldanmış kimselerdir.Çünkü insanı helak eden cimrilik onların kalplerini istila edip ele geçirmiştir. Bu yüzden mal vermek ve para harcamak suretiyle cimriliği kalplerin den söküp atmaya muhtaçtırlar. Oysa muhtaç olmadıkları birtakım faziletli amelleri yapmakla meşgul olmaktadırlar. Bu hususta onlar, elbisesinin içine yılan girmiş olduğu halde safrasını teskin etmek üzere sekencebin ilacı hazırlayan adama benzerler.

Bir başka grup ise cimriliğe yenik düşmüş olduğu ve nefislerinin zekattan başka hiçbir şey vermeye yanaşmadığı kimselerdir. Sonra bunlar zekat verirken malın en kalitesiz olanını verirler ve kendilerine hizmet eden ve ihtiyaçlarını gören fakirleri veya gelecekte bir hizmet için onlara ihtiyaç duyacakları birilerini veya genel olarak bir amaçlarını gerçekleştirmeyi diledikleri kişileri bulup zekatı onlara verirler. Ya da gözünde bir mertebe elde etmeyi ve böylece birtakım ihtiyaçlarını görmesini amaçlayarak ekabirden birine başkalarına dağıtması için zekatlarını teslim ederler. Bütün bunlar zekat niyetini ifsat eder ve bunu yapan aldanmıştır. Çünkü Allah’ın emrettiği bir ibadet karşılığında başkasından karşılık beklemiş olmaktadır. Mal sahiplerinin aldanmalarına verilebilecek örnekler pek çok olup biz burada benzerlerine dikkat çekmiş olduk.

Halkın avamından, mal sahiplerinden ve fakirlerden oluşan bir başka grup ise zikir (öğüt, vaaz) meclislerine katılmakla aldanmış olanlardır. Bunlar, söz konusu işi adet haline getirmişler ve bunun kendilerine yeteceğine inanmışlardır. Amel edip öğüt almasalar bile sedece zikir meclisinde dinledikleriyle ecir alacaklarını zannederler. Bunlar aldanmışlardır. Çünkü zikir meclisi insanı hayra teşvik ettiğinden dolayı üstün sayılmıştır. Başka bir şeye ulaşmak üzere yapılması istenen şeyin, o amaca ulaştırmadığı zaman bir etkisi olmaz. Bazen de zikir meclisine katılmanın ve ağlamanın fazileti hakkında vaizden işittikleri sözlere aldanırlar. Aslında faziletli olan şey zikir meclisinde söylenenlerle amel etmektir. Ağlamanın faziletli olmasının sebebi ise tövbe anlamına gelen pişmanlığa vesile olmasıdır. Bunlarla maksat hasıl olmazsa kişinin zikir meclisinde bulunmasının ona bir faydası olmaz.

Bazen o mecliste bulunanlardan biri vaizden korkutucu bir söz işitir ama “ey Selam ver” veya “Allah’a sığınırım” sözünü söylemekten başka bir şey yapmaz ve isteneni yapmış olduğunu zanneder. Oysa bu bir aldanmadır. Bunu yapan kişi, doktorların yanına giderek orada söylenenleri dinleyen hastaya ve kendisine leziz yemeklerden söz edip sonra da çekip giden birinin yanında bulunan aç adama benzer. bunların o kimselere hiçbir faydası yoktur. İbadet ve taatlerin nasıl yapılacağını dinleyip amel etmemek de böyledir. Senin fiillerini değiştirecek şekilde, sahip olduğun bir sıfatı değiştirmeyen her öğüt, aleyhine delil olacaktır. O öğüdü kendin için bir derece alma vasıtası olarak görürsen aldanmış olursun.

“Zikretmiş olduğun aldanma çeşitlerinden kurtulabilen adam neredeyse yok gibidir, bu ise ümitsizliğe düşmeyi gerektirir.” denilecek olursa cevaben şöyle deriz:

Bir iş hakkındaki niyeti ve gayreti zayıf olan kişi ondan ümit keser, işi gözünde büyütür ve yolu engebeli görür. Arzusunda samimi olan kişi ise amacına ulaşma yolunda çareler bulur ve inceden inceye araştırarak yolun gizli yonlerini ortaya çıkartır. Hatta insan, kendisinden uzak olmasına rağmen gökte uçan kuşu aşağıya indirmek istese indirebilir, deniz dibindeki kocaman balığı çıkartmak istese çıkartabilir, dağların altından altın çıkarmak istese çıkarabilir, çöllerden vahşi hayvanları yakalamak, fiilleri emri altına almak veya engerek yılanlarından panzehir elde etmek istese bunların hepsini yapabilir. İnsanoğlu yeryüzünde yaşadığı halde yıldızların derecelerine ait bilgiyi elde etmiştir. Bütün bunların sebebi dünya işlerine önem vermiş olmalarıdır. Ahiret işine önem vermiş olsalardı onu da elde ederlerdi. Çünkü ahiret işinin merkez noktası tektir ki o da kalbi düzeltmektir. Selef-i salih ve onlara uyanlar bunu başardılar. Bu işi ancak niyeti samimi olmayanlar başaramazlar.

Aldanmaktan Nasıl Kurtuluruz?

“Peki, aldanmaktan nasıl kurtulunur?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

Aldanmaktan kurtulmak üç şeyle mümkündür: Akıl, ilim ve marifet.

Akla gelince, burada kastettiğimiz şey mizaca bağlı olan fıtrat ve insanın hakikatleri idrak etmesine yarayan asli nurdur. Zekilik ve uyanıklık fıtrattır, ahmaklık ve aptallık da fıtrattır. Aptal olan kimse aldanmaktan korunamaz. Fıtratın aslında, akıl berraklığı ve anlayış kıvraklığı bulunmalıdır. Eğer bunlar fıtratta yoksa sonradan kazanılmaları mümkün değildir. Bunların varlığında olabilecek tek şey pratik ve uygulama yapmak suretiyle onu güçlendirmek ve takviye etmektir. Bütün mutlulukların esası akıldır. İlim kitabında aklın üstünlüğü zikredilmişti.

Marifete gelince, bizim bundan kastımız insanın nefsini, Rabbini, dünyasını ve ahiretini bilmesidir. Kişinin nefsini bilmesi kullukla ve Rabbini bilmesi ise ilahını tanımasıyla olur. Kişi bu bilgileri elde ettiğinde Allah’ı tanıması sebebiyle Allah sevgisi, ahireti bilmesi sebebiyle ahireti şiddetle arzulama ve dünyayı bilmesi sebebiyle de ondan uzak durma hisleri kalbinde belirir. Böylece en çok kendisini Allah’a ulaştıracak ve ahirette ona faydası olacak şeylere önem vermeye başlar. Bu irade kişinin kalbine hakim olursa bütün işlerindeki niyeti geçerli ve samimi olur. Örneğin, bir şey yemekle veya tuvalet ihtiyacını gidermekle meşgul olsa bile bunları yapmaktan maksadı ahiret yoluna girmede onlardan yardım almaktır.

Niyetinin geçerli ve samimi olmasından dolayı, amaçların birbiriyle mücadele etmesinden ve dünyayı arzulamaktan kaynaklanan bütün aldanma türlerinden uzak kalır. Kişi dünyayı ahiretten daha çok sevmeye ve nefsinin arzusunu Allah rızasına tercih etmeye devam ettiği sürece aldanmaktan kurtulması mümkün olmaz.

O’nu ve nefsini tanıması sebebiyle kişinin kalbinde Allah sevgisi hakim olursa üçüncü bir şeye ihtiyaç duyar ki o da ilimdir. Buradaki ilimden kastımız, Allah’a giden yola nasıl girileceğine, bu yolun afetlerine, kişiyi Allah’a yaklaştıran ve O’ndan uzaklaştıran hususlara dair bilgidir. Çünkü kişiyi Allah yolundan alıkoyan engel huylarda ki kınanmış sıfatlardır. Kişi bu sayede kınanmış olan sıfatları öğrenip nasıl tedavi edileceğini anlar.

Kişi bütün bunları yaptığında onun hakkında hangi şeyden korkarsın?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

Şeytanın onu halka nasihat etmeye, ilmini yaymaya ve insanları öğrenmiş olduğu şeye çağırmaya davet etmek suretiyle tuzağa düşürmesinden korkarım. Çünkü samimi mürit nefsini ve huylarını eğitimden geçirip düzelttikten, kalbini kontrol edip bütün kirlerden arındırdıktan, dosdoğru yola girdikten, dünya gözünde küçülüp onu terk ettikten ve halktan bir isteği kalmayıp onlara yönelmeyi kestikten sonra tek ilgisi kalır. Bu ilgi ise Hak Sübhanehudur, O’nu anmak ve O’nunla sözleşmekten zevk almak ve O’na kavuşmaayı özlemektir. Şeytan, dünya ve dünya arzuları yönünden onu kandırmaktan aciz kaldığından din tarafından ona yaklaşarak onu halka acımaya ve onlara nasihat etmeye davet eder. Çünkü bu duruma gelmiş olan kişi halkın şaşkın, sarhoş, hasta ve tabipsiz kalmış olarak görür ve onların hangi ilaçla tedavi olacaklarını bilmektedir. Bu halde olan kişi, acısına dayanılamayacak kadar ağır bir hastalığa yakalanmış, sabaha kadar uyuyamayıp gündüzleri endişe içinde geçiren ve bu durumda kıvranırken ücretsiz ve acı olmayan bir ilaç bulup onu kullandıktan sonra iyileşen adama benzer. Adam aynı hastalığa yakalanmış nicelerini görüp onlara acır ve kendisini onları tedavi etmek zorunda hisseder.

Burada sözünü ettiğimiz kişinin durumu da budur. Kendisi doğru yolu bulup halkın hasta olduğunu görünce onlara merhamet hisleri kabarır. İşte tam bu sırada şeytan fitneye düşürme yolunu bulma ümidiyle onu böyle davranmaya teşvik eder. Böylece şeytan, karıncanın yürümesinden daha sessiz ve fark edilmez bir davetle onu riyaset talep etmeye davet eder ve mürit bunu hissetmez bile! Bunu başardıktan sonra halk için yapmacık ve süslü hareketler sergilemeye ve sözler söylemeye çağırır. Böylece halk ona yönelir, onu yüceltir ve saygı göstermeye başlar. Sonra da onun köleleri gibi olurlar. İşte tam bu sırada, aldığı zevkten dolayı nefis kımıldanmaya başlar ve şeytan bir fırsat bulup o zevki elde edeceği her ortamda onu kullanır.

Nefsin kımıldanmasının, tabiatın tercih edilmesinin ve arzuya meyletmenin emaresi, bir toplantı esnasında hatası kendisine söylenen kişinin buna kızmasıdır. Nefsinin kızmasını uygun bulmadığında ise şeytan ona bu kızmanın Allah için olduğu zannını verir.

Çünkü müritlerin senin hakkındaki inançları güzel değilse yoldan ayrılırlar. Böylece kişi aldanır. Bazen de bu durum kişiyi, kendisine hatasını söyleyen adam hakkında kötü sözler söylemeya, geniş olan helal alanını terk ettikten sonra haram olan gıybete, iyi düşünceleri terk ettikten sonra kibre ve yapmacık davranmaya yöneltir. Gülmüş olsa, insanların onu bu halde görüp onların gözünden düşeceği korkusuyla nefsi hemen kaygılanmaya başlar. Bazen gülmesinin ardından hemen istiğfar edip derin derin nefes alıp iç geçirmeye çalışır. Bazen halk görsün diye fazladan ibadet eder. Şeytan ona şöyle der: “Sen bunu, onların iyilik yapmaktan geri kalmamaları için yapıyorsun!”

Bu, riyaseti elden kaçırmaktan dolayı nefsin duyduğu bir kaygıdır. Böyle olduğunun alameti, insanların onun akranlarından birisini gülerken görmeleri halinde kaygılanmayıp tam aksine buna sevinmesidir. Akranlarından birisine karşı halkın kalpleri meyletse ve sözleri onun sözünden daha tesirli olsa bu durum ona ağır gelir. Nefis riyasetten zevk almamış olsaydı bunu ganimet sayardı. Çünkü o bu hususta, birkaç kardeşinin bir kuyuya düşüp kuyunun üzerinin onların yukarıya tırmanmalarına engel olacak şekilde büyük bir taşla kapanmış olduğunu gören adama benzer. Adam onların bu haline acıyarak gelip taşı kaldırmak ister ancak bunu başaramaz. O sırada yanına kendisine yardım edecek birisi gelir. Bunu görünce çok sevinir. Çünkü amacı kuyuya düşen kardeşlerini oradan kurtarmaktır. Müslüman kardeşlerini, içinde bulundukları kötü durumdan kurtarmak isteyen nasihatçinin hali de böyledir. Nasihatçiye bu konuda yardım ederek veya işi tek başına yapacak birisi ortaya çıktığında, eğer amacı onların doğru yolu bulmaları ise bu durum ona ağır gelmez. Şeytan bu bapta kişiyi ele geçirirse onu kalple ve uzuvlarla işlenen büyük ve çirkin günahların hepsini işlemeye çağırır ve helak eder.

“Peki, kişinin halka nasihat etmekle meşgul olması ne zaman doğru olur?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

İnsanların doğru yolu bulmalarından başka bir amacı olmayıp kendisine yardımcı olacak birisini bulmayı veya kendi başlarına doğru yolu bulmalarını çok isteyip böylece onların övgülerine ve mallarına karşı tamahı tamamen kesildiği, halkın övgüsüne ve kınamasına aynı gözle baktığı ve koyun çobanının sürü karşısında güzel görünmeye çalışmadığı gibi halkın karşısında güzel görünmeye çalışmadığı zaman nasihatçinin halka nasihat etmesi uygun olur. Çünkü çobanın maksadı koyunların kendisine bakması değil, onları kurtlardan korumaktır. Nasihatçi bu halde olmazsa halkı ıslah veya ifsat etmesinden emin olunamaz. Bu durumda nasihatçi, başkalarını aydınlatıp kendisini yakan muma benzemiş olur.

Vaizler ve nasihatçiler bu mertebeye ulaşmadıkları sürece insanlara öğüt vermeyi bırakmış olsalar dünyada öğütçü kalmaz ve kalpler harap olur?” denilirse cevaben şöyle deriz:

Dünya sevgisi olmasaydı yaşam dururdu. Bununla beraber dünya sevgisi bir tehlikedir ve afetleri vardır. Vaizler halen riyaset sevgisiyle konuşmaya devam ediyorlar. Sen kendine bak! Kuşkusuz yüce Allah, salih olmayan bir adam vasıtasıyla birçok insanı ıslah edebilir. Elbette yüce Allah facir ve günahkar adamla da dini teyit edip kuvvetlendirir.

“Mürit şeytanın bu tuzağını anlayıp nefsiyle meşgul olsa, halktan ve onlara nasihatten uzak dursa ve ihlas şartına riayet etse bir korkusu kalır mı?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

Şüphesiz korkuların en büyüğü kalır. O da şeytanın ona vesvese verip şöyle demesidir: “Zekanla beni aciz bıraktın! Allah katındaki merteben olmasaydı beni yenmen için sana kuvvet vermez ve bütün aldatma hilelerimin farkına varmanı sağlamazdı.” Kişi şeytanın bu sözlerini tasdik edip aldanmadan kurtulma konusunda kendisini beğenirse bu beğenmesi aldanmanın zirvesi olur. En büyük helak edici de budur! Bize nakledildiğine göre İblis şöyle der:

Bilgisi sayesinde benden kurtulacağını zanneden kişi bu cahilliği sebebiyle tuzağıma düşer

“Kişi kendini beğenmekten kurtulur, bu halin kendinden değil Allah’tan kaynaklandığını ve şeytanı defetmeyi ancak Allah’ın tevfikiyle başardığını anlarsa korkması gereken başka bir şey kalır mı?” diye sorulursa şöyle cevap veririz:

Bu durumda onun Allah’ın mekrinden (tuzağından) emin olmasından endişe ederiz. Çünkü kişi bazen bir şeye ehil kılındığını zanneder ve bu hediyeye güvenir, halini değişmesinden endişe etmez. Aksine, yapması gereken şey bütün bunların Allah’ın fazlından olduğunu görmektir. Sonra dünya sevgisi, insanlara gösteriş yapmak veya şerefe iltifat etmekten dolayı kemal sıfatlarından birinin kendisinde bulunmamasından korkar. Sonra her göz açıp kapayışında halinin elinden alınmasından endişe duyar. Sonra da ölüm anında ki tehlikeyi düşünür. Çünkü bu tehlikeden ancak sıratı geçtikten sonra emin olunabilir. İşte bu yüzden şöyle denilmiştir: “İhlaslı olanlar da tehlikededir.” İmam Ahmed b. Hanbel rahimehullah, vefat etmek üzereyken kendisine “Benden kurtuldun.” diyen şeytana “Hayır, henüz değil.” demiştir!

Buraya kadar anlattıklarımızdan ortaya çıkmış oldu ki aldanmış olan kişi helak olur ve aldanmaktan kaçan ihlaslı kimse de tehlike içindedir. Bu yüzden velilerin kalplerinde sürekli olarak korku halinin bulunması gerekir. Telbisü İblis adlı kitabımızda aldanma ve aldanmanın çeşitleriyle ilgili geniş bilgi verdik. Burada bu kadar bilgiyle yetinelim! Biz, aldanmaktan selamette olmayı ve sonumuzun güzel olmasını yüce Allah’tan niyaz ederiz. Şüphesiz ki o çok yakında olan ve dualara en güzel şekilde icabet edendir.

Sekencebin: Sirke ve baldan oluşan bir ilaç

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 180-200

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı