Güzel Ahlak, Edep ve Haya

Kibir Hastalığının Tedavisi Edilmesi ve Tevazu Huyunun Kazanılması

sponsor

Bil ki kibir, kişiyi helake götüren bir huydur ve hiç kimse ondan kurtulamamıştır. Bundan dolayı kibrin tedavi edilmesi farz-ı ayındır. Kibrin tedavisinde iki evre vardır.

► Birincisi; kökünü bulunduğu yerden çıkarmak ve kalpteki kibir ağacını oradan söküp atmaktır.

► İkincisi ise insanın başkası karşısında kibirlenmesine sebep olan özel birtakım faktörlere bağlı olarak arız olan kibirlenme dürtüsünü defetmektir.

Kibrin kökünü bulunduğu yerden çıkarmaya dair birinci evrenin biri ilmi, diğeri ameli olmak üzere iki ilacı vardır ve ikisi birlikte verilmeden şifa gerçekleşmez.

Kibrin ilim ile Tedavi Edilmesi

İlmi ilaç; kişinin nefsini ve Rabbini bilmesidir. Kibri ortadan kaldırmada kişiye bu yeter. İnsan, nefsini tam anlamıyla tanıyıp bildiği zaman kendisinin her çeşit zelilden daha zelil ve hakir olduğunu, kendisine layık olan şeyin mütevazı olmak ve boyun bükmekten başkası olmadığını bilir. Rabb’ini tanıyıp bildiği zaman ise bütün azamet ve büyüklüğün sadece Allah’a layık olduğunu anlar. İnsanın Rabbini ve O’na azametini bilmesi için yüce Allah’ın kudretinin eserlerine ve yarattığı harikalara bakması yeterlidir. İnsan bunları yapınca Rabbinin azametini görür ve O’nu tanır.

Kişinin nefsini tanıması için de yokluktan sonra önce topraktan, sonra idrar yolundan çıkan spermden, sonra kan pıhtısından, sonra bir çiğ etten var olup adı anılmaya değer bir şey haline geldiğine bakması yeterlidir. İnsan; işitmeyen, görmeyen, hissetmeyen ve hareket etmeyen cansız bir şeyden yaratılması bakımından varlıkların en değersizidir.

Ölüyken hayat bulmuş, zayıfken kuvvetlenmiş, cahilken bilgi sahibi olmuş, dilsizken konuşur hale gelmiş, acizken kudretli olmuş ve muhtaçken kendine yeterli hale gelmiştir. Yüce Allah bu duruma işaret ederek şöyle buyurmaktadır: “Kahrolası insan, ne inkarcıdır! Allah onu neyden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı (Abese 17-20)”: “Biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının döl suyundan) yarattık; onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık (İnsan 2)” Yüce Allah ölüyken ona hayat verdi, güzel bir şekle soktu, dünya sahnesine çıkardı, doyurdu, susuzluğunu giderdi, giydirdi, yoluna gösterdi ve kuvvet verdi.

Allah’ın İnsanları Spermden Yaratmasının Sebebi

Yüce Allah’ın insanı yokluktan var etmesinin ve spermadan yaratmasının sebebi, zatının değersizliğini ona anlatmak ve üzerindeki nimetlerini ortaya koymaktır. Başlangıcı bu olanın kibirlenmesinin, övünmesinin ve gururlanmasının hangi haklı nedeni olabilir? Yüce Allah insanın kendi tercihiyle onun varlığını devam ettirseydi bu durum onun iyice azmasına yol açardı. Fakat Allah insana birbirine zıt ahlatı (insan vücudundaki dört sıvı) ve korkunç hastalıkları musallat etti. Sonra tam vücudu bütünlük kazanıp gücünün zirvesine çıkmışken yıkama uğrayıp yok olur. Bu haliyle insan ne kendisine bir fayda vermeye ne de başına gelecek zararı önlemeye kadirdir. Bir şeyi hatırlarken unutur hale gelir, bir şeyden tat alırken onun tarafından yere yıkılır, bir şeyi elde etmeyi ister ama ona ulaşamaz. Sonra insan ani ölümden güvende değildir. Bu saydıklarımız insanın ortalama halidir ve yolunun başıdır. Fakat son varış yeri, daha önce olduğu gibi onu cansız hale getirecek olan ölümdür. Öldükten sonra toprağa gömülecek, kokmuş bir leş haline dönüşecek, uzuvları çürüyüp kemikleri ufalanacak ve kurtçuklar en küçük parçasına kadar onu yiyecektir. En iyi hali, kendisinden su testisi yapılan ve inşaatta kullanılan bir toprak haline gelmektir. Bu haliyle bırakılsa ne kadar güzel olurdu! Ama hayır, bu halde bırakılmayacak! Yüce Allah, belanın sıkıntılarına katlanıp acı çekmesi için insanı uzun süren bir çürüme ve bozulmadan sonra yeniden diriltecek, öteye beriye dağılmış olan parçalarını bir araya getirecek ve kıyamet meydanına bırakacak. İnsan orada değişik bir dünya bulacak; dağların yürütüldüğünü, göğün yarıldığını, yıldızların söndüğünü, güneşin katlanıp dürüldüğünü, karanlık halleri, sesli sesli soyulan cehennemi, açılan amel defterlerini görecek. Ona “Kitabını oku!” denilecek. “Hangi kitabımı?” diye sorunca şöyle denilecek: Sevinip nimetleriyle kibirlendiğin dünya hayatın yanında iki görevli melek vardı. Az çok söylediğin veya yaptığın her şeyi, kalkmanı, oturmanı, yemeni ve içmeni kayıt altına alıyorlardı. Sen bütün yaptıklarını unuttun ama Allah kaydetti. Şimdi gel de bunların hesabını ver ve cevap hazırla. Aksi halde cehenneme atılacaksın!

Hali bu olacak kişinin kibirle ne işi olabilir? Cehenneme giderse hayvanlar ondan daha iyi halde olacaklar. Çünkü onlar azaptan kurtularak toprağa dönecekler. Cehenneme girerse oradaki çirkin görünüşünü, iğrenç kokusunu ve şiddetli azabı ona kim anlatacak? Hali bu olup günahlarının affedilip affedilmeyeceği konusunda şüphe içinde olan insan nasıl kibirlenebilir? Cezalandırılmayı hak ettiği bir suçtan kim kurtulabilir? Bu durumda olan adam bir hükümdara karşı suç işleyip bundan dolayı bin kırbaçla cezalandırılmayı hak eden, daha sonra ceza görmek üzere hapse atılan ve cezalandırılmak üzere çağrılacağı günü bekleyen kişiye benzer. Onun hapishanedekilere karşı kibirlendiğini görebilir misin? Dünya da bir hapishane değil mi? Orada işlenen günahlar ceza görmeyi gerektirmiyor mu? Buraya kadar anlattıklarımız kibrin kökünü sökmeye yarayan ilmi ilaçtı.

Kibrin Amel ile Tedavi Edilmesi

Ameli ilaca gelince, yüce Allah ve kullar karşısında fiili olarak mütevazı olmaktır. Bu da mütevazı kişilerin huylarını hayata geçirmeye devam etmekle sağlanır. Bize nakledildiğine göre Resulullah (s.a.s.) yerde yemek yer, kölenin davetine gider, elbisesini yamalar, sandaletlerini tamir eder ve buna benzer zahiri eylemler yapardı. Tevazu ancak amelle tamamlanır. Bu yüzden Araplar’a namaz kılmaları emredilmiştir. Çünkü onlar eğilmeye tenezzül etmezler ve bundan hoşlanmazlardı. Secde etmekle itaatkarlıkları ortaya çıkmış oldu.

Kibrin tedavisindeki ikinci evreye gelince, daha önce sözünü ettiğimiz yedi sebepten kaynaklanan arızı kibir haliyle ilgilidir. Nam sahibi olmanın kınanması bahsinde zikrettiğimiz gibi, gerçek mükemmellik ilim ve amelin birlikteliğiyle elde edilir. Ölüm nedeniyle ortadan kalkanlar ise hayali mükemmelliktir. Bundan dolayı kibirlenmemek alime zor gelir. Biz burada altı sebebin hepsindeki ilim ve amelle ilgili tedavi yöntemini zikredeceğiz.

Birinci sebep: Soy ve asaletten kaynaklanan kibirlenmedir. Soylu ve asil olduğu için kibirlenen kişi şu iki şeyi bilmek suretiyle kalbini tadavi etsin:

a-► Soylu olduğu için kibirlenmek, başkasının mükemmelliği sebebiyle övünmektir. Zatının sıfatları yönünden değersiz ve adi olan birisi nasıl olur da başkasının mükemmelliğini kullanarak kendi adiliğini telafi edebilir?

b-► Gerçek soyunu, babasını ve dedesini bilmelidir. Kişinin en yakın babası pis bir döl suyudur. Uzak dedesi ise alçak ve hakir bir topraktır. O halde insanın müntesip olduğu şey en değersiz ve adi şeydir.

İkinci sebep: Güzel olmakla kibirlenmektir. Bunun tedavisi, kişinin akıllı kimselerin bakış açısıyla iç dünyasına bakmasıdır. Hayvanlar gibi dış görünüşüne bakmamalıdır. Kişi iç dünyasına baktığı zaman güzelliğiyle duyduğu gururu kırıp bulandıracak çirkin şeyleri görür. Çünkü bağırsaklarında dışkı, mesanesinde idrar, ağzında tükürük, burnunda sümük, kulaklarında kir, damarlarında kan, koltukaltlarında ve apışarasında pis koku vardır. İnsan sık sık helaya gider, üzerindeki pislikleri yıkayıp temizler ve kendisinden çıkan şeyleri bilir. Sonra insan sperma ve hayız kanından oluşan iğrenç pisliklerden yaratıldığını ve dünyaya gelirken pis yerlerden geçtiğini kesin bir şekilde bilmektedir. Vücudunu yıkama alışkanlığı olmasaydı insan hayvanlardan çok daha pis olurdu. Sonunda her çeşit pislikten daha iğrenç olan bir leş haline gelecektir. Bu durumda insanoğlu kötü yerde bitmiş güzel bir bitkiye benzeyen güzelliğiyle nasıl övünebilir? Sonra bu güzellik kalıcı değildir ve kötüye doğru değişime maruzdur. O halde insan nasıl olup da eksikliği kendi elinde olmayan biri karşısında güzelliğiyle övünebilir? Bütün bunları düşünen kişi güzellikle kibirlenme huyunu kalbinden çıkartır.

Üçüncü sebep: Sahip olduğu güç ve kuvvetle kibirlenmektir. Kişinin, bir damarından dolayı acı duymasının onu herkesten aciz hale getireceğini, bir günlüğüne ateşler içinde yatmasının gücünü uzun sürede telafi edilemeyecek şekilde alıp götüreceğini, ayağına batan bir dikenin kendisini aciz bırakacağını ve kulağına giren bir tahta kurusunun onu tedirgin edeceğini bilmesi bu türden bir kibirlenmeyi engeller. İnsan gitgide aciz hale gelmektedir. Hem sonra insan nasıl olur da hayvanların önde olduğu bir sıfatla övünebilir? Fil ve deve insandan çok daha kuvvetlidir!

Dördüncü sebep: Zenginlik ve mal çokluğuyla kibirlenmektir. Bağlılarının ve destekçilerinin çokluğuyla ve sultan tarafından bir göreve atanmakla kibirlenmek de bu baptandır. Bütün bunlar insanın haricinde cereyan eden şeyler sebebiyle kibirlenmesidir ve kibir çeşitlerinin en çirkinidir. Çünkü malı sebebiyle kibirlenen kişi atı ve evi sebebiyle de kibirlenir. Atı ölse veya evi yıkılsa hale gelir. Sultanın kendisini bir göreve ataması sebebiyle kibirlenen kişi, bu işini fırtınalı bir günde üzerinde hiçbir bitkinin bulunmadığı çorak bir arazide bulunan kuş tüyünden daha hızlı yer değiştiren kalbe bağlamıştır. Sultanın kalbi değişiverse ve görevinden alınsa halkın en zelili haline gelir. Zenginliğiyle kibirlenen kimse bir grup Yahudiyi düşünse onların kendisinden daha zengin olduğunu görür. Yahudiler’in senden önde olduğu ve hırsızın bir anda aşırıp sahibini zelil hale getireceği bir şerefe yuh olsun!

Bu sayılanlar insanın zatına ait sıfatlar değildir. İnsan, kendi zatında olan sıfatların devamının onun elinde olmadığını bilir. Devamını sağlamanın senin elinde olmadığı şey senin değildir. Bir şeyin sahibi onu verendir. Veren onu olduğu gibi bırakırsa yerinde kalır, geri alırsa elden gider. Sen hiçbir şeye gücü yetmeyen bir kuldan başka bir şey değilsin! Bunu bilen kişinin kibri kalmaz. İnsan malı, evleri, uşakları, binekleri ve özgürlüğü ile övünse ve iki adil şahit hakim huzurunda onun filancanın kölesi olduğuna ve ana babasının da onun köleleri olduğuna dair şahitlik etse hakim de buna dayanarak hükmünü verse ve mal sahibi gelip onu ve elindeki her şeyi alsa, bunun yanında bir de adamın malını israf edip edip harcadığı ve sahibini bulmak için çaba sarf etmediğinden dolayı cezalandırılma kokusu duysa, adam onu içinde yılanların ve haşerelerin bulunduğu bir evde hapsetse ve ne canına ne malına malik olamayıp oradan kurtulma yolu bulamasa böyle birinin övünmesi mi yoksa boyun eğip mütevazı olması mı güzel olur? İşte, insanoğlunun durumu budur. İnsan kendi canını ve malını iyice düşünürse bunlardan hiçbirine sahip olmadığını anlar. Sonra insan yılanlar ve akrepler misali olan birtakım afetler, arzular ve hastalıklarla boğuşur. Durumu bu olan kişi, kudreti ve kuvvetiyle kibirlenmez. Çünkü aslında kendisine ait bir kudret ve kuvvet yoktur!

Bunlar, çeşitli sebeplerle kibirlenmenin tedavi yöntemiydi. Bu, ilimle ve amelle kibirlenme tedavisinden daha kolaydır. Çünkü ilim ve amel nefsin iki mükemmel sıfatı olup onlarla sevinmeye layıktırlar. Ancak bu iki sıfat sebebiyle kibirlenme de de aynı şekilde ileride zikredeceğimiz gibi bir tür gizli cehalet vardır.

Beşinci sebep: Sahip olduğu ilimle kibirlenmektir. Bu kibir türlü afetlerin en büyüğe, hastalıkların en baskını ve tedaviyi, o da ağır bir uğraşıdan sonra en zor kabul edenidir. Çünkü ilim Allah katında ve insanların gözünde çok değerlidir. İlim maldan, güzellikten ve diğer her şeyden daha değerlidir. Mal ve güzellik aslen ancak ilim ve amelle birlikte olduğunda bir değer ifade eder. Cahile nispetle alim, ilmin üstünlüğünü bildiğinden dolayı kendini büyük görmeden edemez. Alim, şu iki hususu bilmeden asla kibirlenmeye engel olamaz:

a-► Alim, yüce Allah’ın ilim sahiplerine karşı hüccetinin daha kesin olduğunu ve alimin bir günahı bağışlanmadan cahilin yetmiş günahının bağışlanacağını bilmelidir. Çünkü bilerek isyan edenin işlediği suç daha çirkindir. Bu durumda olan kimse Allah’ın kendisine bahşettiği ilim nimetinin hakkını vermemiş demektir. Yüce Allah, bildikleriyle amel etmeyen kişiyi köpeğe ve eşeğe benzetmektedir. Yüce Allahi Bil’am hakkında şöyle buyurmuştur: “Onlara, kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer; üstüne varsan dilini sarkıtıp solur, bıraksan dilini sarkıtıp solur (A’raf 175,176)”; “Tevrat’ı yüklenip de onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir (Cuma 5)”

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kişi kıyamet gününde getirilip cehenneme atılır, bağırsakları dökülür ve eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi kendi etrafında dönmeye başlar. Cehennemdekiler başına toplanıp derler ki ey filanca, ne oldu sana? Bize iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan sen değil miydin? Der ki size iyiliği emreder ama kendim yapmazdım, size yasakladığım kötülüğü ise yapardım.”

Bu tehlike bile alime yeter. Cahile nispetle kadrinin büyük olduğu kalbine düşen alim, içinde bulunduğu büyük tehlikeyi düşünmelidir. Çünkü nasıl ki kadri diğer insanlardan büyükse içinde bulunduğu tehlike de diğer insanlardan çok daha büyüktür. Tehlikenin büyüklüğü kadrinin büyük olmasının karşılığıdır. Alim, düşmanlarının çokluğu sebebiyle mülkünde canını riske atan hükümdara benzer. Çünkü böylesi bir hükümdar düşmanları tarafından yenilip yakalandığı zaman fakir bir kimse olmayı temenni eder.

Nice alim vardır ki ahirette cahiller gibi selamette olmayı temenni edecektir.

Hiçbir alim, ilmi hangi dereye ulaşmış olursa olsun sahabeden daha büyük olamaz. Buna rağmen sahabeden biri “Keşke bir kuş olsaydım”, bir diğeri “keşke bir saman parçası olsaydım” ve bir başkası “keşke öldükten sonra hiç dirilmeyecek olsaydım” diye temennide bulunmuştur.

Böyle söylemelerinin sebebi, akıbet tehlikesinden korkmalarıdır. Alim, içinde bulunduğu durumun tehlikesini aklına getirdiği zaman kibri ortadan kalkar ve kendisini halkın en kötüsü olarak görür. Alim, efendisinin kendisine birtakım emirler verdiği ve bu emirlerin bir kısmını yapmayıp bir kısmını eksik yapan, bir kısmını da efendisinin razı olacağı şekilde yapıp yapmadığı konusunda şüphe içinde bulunan köleye benzer. Bir adam çıkıp ona efendisinin kendisine bir elçi gönderip içinde bulunduğu her şeyden onu soyutlayıp çıplak ve zelil bir hale getireceğini, güneşin ve sıcağın altında uzun süre kapısının önünde bırakacağını haber verir. İyice sıkıntıya düşüp acılar içinde kıvranırken efendisi hesabının görülmesini emreder, az çok bütün amellerini gözden geçirir. Sonra daracık bir zindana atılıp sürekli bir azaba maruz kalır. Orada efendisinin, kullarından bazılarına böyle ceza verdiğini ve bazılarını affettiğini anlar. Oysa kendisi affedilip affedilmeyeceğini bilmez. Bunları düşündüğü zaman nefsi kırılır ve kibri kalmaz. Korkmaya başlar ve eğer azaba maruz kalırsa içlerinden birisi şefaatçisi olur ümidiyle halka karşı mütevazı olur.

Alim de böyledir. Açıktan elleriyle işlediği suçları sebebiyle Rabbinin zayi etmiş olduğu emirlerini ve riya, kendini beğenme, iki yüzlülük vb. batını günahlarını düşündüğü, içinde bulunduğu büyük tehlikeden haberdar olduğu zaman kibirden kurtulur.

b-► Alim, kibrin ancak yüce Allah’a yaraştığını ve kibirlendiğinde Allah katında nefret edilen iğrenç biri olacağını bilir. Allah onun mütevazı olmasını isteyerek şöyle buyurmuştur: “Bir kıymetin olduğunu düşünmediğin sürece katımda kıymetin var. Kıymetli biri olduğunu düşünürsen katımda hiçbir kıymetin yok!” Bu durumda alimin, mevlasının istediği şeyi yapmak için gayret etmesi gerekir. Böyle yapması kalbindeki kibri ortadan kaldırır. Hiç günahı olmadığını kesin biçimde bilse bile yüce Allah ile büyüklük konusunda rekabete girenin öldürücü bir darbeye maruz kalacağını bilmelidir.

“Nasıl olur da bir alim, fasık ve bidatçiler karşısında tevazu göstererek kendisini onlardan aşağıda görür? Böyle yaparsa ilmi miktarınca cahil olmuş olur.” denilirse cevaben şöyle deriz:

Bu ancak akıbetin tehlikesi düşünüldüğü zaman mümkün olur. Çünkü alim, bir kafiri görse onun Müslüman olup kendisinin küfre düşebileceğini tasavvuf eder. Aynı şekilde, bir bidatçi görse onun doğruyu bulup kendisinin sapıtabileceğini düşünür. Akıbetler kullardan gizlenmiştir. Alim, bir cahili gördüğü zaman “Bu adam Allah’a bilmediği için isyan etmiş, ben ise bildiğim halde isyan ettim O halde onun mazereti benden daha kuvvetli.” demelidir. Yaşça kendisinden büyük birisini gördüğü zaman “Bu benden önce Allah’a isyan ettim.” demelidir.

Biri kalkıp da “Bana bidatçileri ve kafirleri sevmemem emredildiği halde nasıl olur da onlar karşısında mütevazı olurum?” derse şöyle cevap veririz:

Bir bidati veya günahı reddetme ve tanımamada, Allah için kızmak ile nefsin kibirlenip ilmi ve takvayı hor görmesi halinin birbirine karışması sebebiyle birçok insan bu durumun içinden çıkamazlar. Nice cahil abid ve mağdur alim, yanına günahkar birisi oturduğunda nefsindeki batını kibirden dolayı onu yerinden kaldırır ve ondan uzak durur. Bunu yaparken de Allah için kızdığını zanneder! Çünkü Allah’a itaat eden birine karşı kibirlenmek kötüdür ve ondan sakınmak mümkündür. Ama günahkar ve bid’atçi birine karşı kibirlenmek Allah için kızmaya benzer ve hayırlı bir şeydir. Çünkü kızan kimse öfkelendiği adama karşı kibirlenir. Kibirlenen adam da kızar. Bu iki şey birbirine karışmış ve girmiş olduğundan onları ancak muvaffakiyet sahipleri birbirinden ayırabilir.

Seni bu durumdan kurtaracak olan şey, bir bidatçiyi veya günahkarı gördüğün veya onlara iyiliği emredip kötülükten men ettiğin zaman şu üç hususu aklına getirmendir:

1-► Kendi gözünde kadrinin iyice küçülmesi için önceden işlemiş olduğun günahlara ve hatalara yönelmen gerekir.

2-► Sahip olduğun ilim, doğru itikat ve salih amelin yüce Allah’ın bir nimeti olduğunu görmen, bunlardaki minnetin sana değil o’na ait olduğunu bilmen gerekir. Böylece bütün bunları O’ndan bilerek kendini beğenmez ve kendini beğenmeyince kibirlenmezsin.

3-► Kendinin ve karşındaki kimsenin akıbetinin bilinmez olduğunu görmen gerekir. Belki karşısındaki kimsenin sonu hayırlı, seninki şerli olur. Böyle düşünmek de seni kibirlenmekten uzak tutar.

“Bu durumda Allah için nasıl kızacağım?” denilirse şöyle derim:

Mevlan için ancak sana kızmanı emrettiği zaman kızarsın, nefsin için değil! Kızdığın zaman da kendini kurtulmuş ve karşındaki adamı helak olmuş birisi olarak görmemelisin. Aksine, yüce Allah’ın bilmiş olduğu gizli günahların sebebiyle kendin için duyduğun korku, karşındaki kimsenin akıbetini bilmediğin için ona karşı duyduğun korkudan daha fazla olmalıdır. Allah için kızmanın, kızdığın kişi karşısında kibirlenmemeni ve ondan daha değerli biri olduğunu düşünmeni gerektirmediğini anlatabilmek için sana bir örnek vereceğim:

Hükümdarın bir hizmetkarı ve bir de göz bebeği gibi sevdiği bir çocuğu olsa ve onun terbiyesini hizmetkara havale edip kötü bir iş yaptığında onu dövmesini ve kızmasını emretmiş olsa hizmetkar, her kötü iş yaptığında çocuğa kızar. Ama bunu efendisi için yapar, çünkü efendisi ona böyle emretmiştir. Hizmetkar bu kızmasıyla, çocuk karşısında kibre kapılmaksızın sadece efendisine yakın olmayı amaçlar. Çünkü çocuk kesin olarak ondan daha değerlidir. Kızmanın sonucunda karşı tarafa kibirlenmek zorunlu değildir. Aynı şekilde, senin de bidatçiye ve günahkara bakıp onun ahirette Allah katında senden daha değerli olabileceğini düşünmen mümkündür. Çünkü onların akıbeti güzel, seninki kötü yazılmış olabilir. Sen de mevlanın emri gereği onlara kızarsın, çünkü O’nun hoşlanmadığı bir durumdadırlar. Bunu yaparken ahirette Allah’a senden daha yakın olması muhtemel olan kişilere karşı mütevazı olursun. Bazı zekil alimler böyle davranırlar, korku ve tevazu içerisinde olurlar. Fakat mağrur olan alim kibirlenip akıbetinin ne olacağını bilmediği halde başkası için istediğinden daha fazlasını kendisi için ister. Bu yaptığı şey aldanmışlığın zirvesidir. Buraya kadar anlattığımız şeyler Allah’a isyan eden veya bidatçi olan kimselere kızmak ve emir gereği onlardan uzak durmakla birlikte onlara karşı mütevazı olmanın yoluydu.

Altıncı sebep: Sahip olduğu takva ve yaptığı ibadet sebebiyle kibirlenmektir. Bu, abidler için fitnelerin en büyüğüdür. Bu kibrin ilacı, abidin kalbini bütün kullar karşısında mütevazı olmaya mecbur etmesidir. İlmin faziletini öğrenmiş olduğundan dolayı bir alim gördüğünde ona karşı mütevazı olmalıdır. Çünkü Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Alimin abide üstünlüğü, benim sizin en düşük mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir.”

Eğer abid “Bu durum ancak ilmiyle amel eden alim için geçerlidir, günah işleyen bir alim için ne demeli?” diye sorarsa ona şöyle denilir:

Kuşkusuz, iyilikler kötülükleri siler. Nasıl ki ilim alimin aleyhine bir hüccetse aynı zamanda onun lehine çalışan bir araç ve günahlarına kefarettir. Biz bu durumu bilmediğimize göre yapmamız gereken şey ilmin suretinden dolayı ona karşı mütevazı olmaktır.

“Sizin zikrettiğiniz hadis, alimin kendisini abidin üstünde görmesini gerektirir” denilirse buna şöyle cevap verilir:

Alimin akıbetinden dolayı korkması onun bunu yapmasına engel olur. Çünkü alim, günahkar olan cahilin öldüğü halden daha kötü bir halde ölebilir. Bazen bu şekilde ölmesinin sebebi, önemsiz saydığı ama Allah katında çok ağır olan ve gazaba uğramasını gerektiren bir günah olur. Tıpkı Hasan-ı- Basri’nin söylediği gibi: “Günahlarımdan biri sebebiyle bana dönüp ‘Git, seni bağışlamıyorum.’ demesinden korkuyorum.”

O halde hem alimin hem de abidin kendisi hakkında korku, başkası hakkında ise umut beslemesi gerekir. Böyle olunca kibir önlenmiş olur, Abidin alim karşısındaki durumu bundan ibadettir.

Abidin başkaları karşısındaki durumuna gelince, abide göre başkaları halleri gizli ve açık alanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Abidin, hali gizli olan kişilere karşı kibirlenmemesi gerekir. Belki karşısındaki kişinin günahı ondan daha az, ibadeti daha çoktur ve Allah’ı daha çok seviyordur. Hali açık olanlar hakkında da “Onun benden daha çok günahı var.” demen mümkün değildir. Çünkü her iki tarafın işlediği günahların sayısını bilmek mümkün değildir. Evet, belki karşı tarafın günahının adam öldürmek, içki içmek ve zina etmek gibi daha ağır olduğu bilinebilir. Bununla birlikte ona karşı kibirlenmemek gerekir. Çünkü kalbin kibir, riya ve Hak Tealanın sıfatlarına dair vesveselerle birlikte yaşamak gibi hallerinin hepsi de ağır günahlardır. Hatta bunlardan biri Allah’ın gazabına sebep olabilir. Bazen de o ağır günahları işleyen günahkar adam Allah için korkmak, O’nu sevmek ve ihlaslı ameller yapmak gibi birtakım taatlerde bulunur ve bunlar, söz konusu günahlarına kefaret olur. Kıyamet gününde perde ortadan kalktığında o günahkarın senden derecelere yukarıda bulunduğunu ve hatta onun selamete erip kendinin helak olduğunu görebilirsin!

Nefsine acıyorsan, kendin hakkındaki uzak ihtimali yakın olarak görmeli ve başkası için mümkün olan şeyler hakkında düşünmemelisin. Aksine, kendin hekkındaki korkutucu şeyleri düşünmelisin.

Çünkü hiçbir günahkar başkasının günah yükünü çekmez. Başkasının azap görmesi, senin azabını hiçbir şekilde hafifletmez.

Bu tehlikeyi düşündüğün zaman kibirlenmeye ve kendini başkasından üstün görmeye ne vaktin, ne de halin kalır.

Bil ki, Allah katında cehennemlik olması mümkün olan bir adamın kibirlenmesi düşünülemez. Kalbinde korkunun egemen olduğu kişi herkesi kendisinden iyi olarak görür.

(…) Celd b. Eyyüb şöyle anlatıyor: “İsrailoğulları içinde, altmış yıldır hücresinde ibadet ederek yaşayan bir abid vardı. Rüyasında kendisine filanca ayakkabıcının ondan daha hayırlı olduğu söylendi. Uyanınca, rüyadır, deyip sustu. Ertesi gün rüyasında yine aynı şeyi gördü. Bu rüyayı defalarca görünce bunun bir işaret olduğunu anladı ve inzivaya çekildiği hücresinden çıkarak ayakkabıcının yanına gitti. Ayakkabıcı onu görünce işini bırakıp kendisini karşıladı ve bereket umarak elini öptükten sonra hücresinden neden çıktığını sordu. Dedi ki, çıkma sebebim sensin, yaptığın ameli söyle bana. Ayakkabıcı dedi ki; gündüz çalışıp para kazanır, Allah’ın verdiği rızkın yarısını sadaka olarak dağıtır ve kalan yarısını ailemle paylaşırım, gündüzleri oruç tutarım. Bunları dinleyen abid oradan ayrıldı. Bir gece rüyasında ondan ayakkabıcıya gidip yüzünün neden solgun olduğunu sorması istendi. O da gidip bunu ayakkabıcıya sordu. Ayakkabıcı dedi ki; ne zaman birini görsem onun cennetlik benim ise cehennemlik olduğumu zannederim. Bu ayakkabıcının o rahibe üstün olmasının sebebi kendini küçük görmesiydi.”

Yüce Allah’ın şu kavli de bu hasletin üstünlüğünü göstermektedir: “Rablerine dönecekleri için, yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar… (Müminün 60)” Yani, onlar ibadet ederken ibadetlerinin kabul edilip edilmeyeceğinden korkarlar. Bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rablerinin korkusundan dolayı titrerler (Müminün57)” Günahlardan beri ve sürekli ibadet halinde olmalarına rağmen yüce Allah melekleri, O’na karşı duydukları korkudan tedirgin olup titremekle niteleyerek şöyle buyurmaktadır: “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah’ı) tesbih ederler (Enbiya)”; “Onlar, Allah korkusundan titrerler (Enbiya 28)”

Bil ki, kaderde yazılı olanlardan korkma hali ortadan kalktığı zaman Allah’ın mekrinden güvende olma durumu zahir olur ve kibirlenme başlar. İşta, helak olmanın sebebi budur. O halde abidin içinde kibrini gizlemesi ve halkı hakir görmesi sebebiyle bozdukları, yaptığı amellerle düzelttiklerinden daha fazladır.

Bunlar, kibir hastalığını ortadan kaldırmaya yarayan bilgilerdi. Ancak nefis bu bilgileri öğrendikten sonra bile bazen tevazusunu gizleyip kibirden uzak olduğunu iddia eder. Oysa bu iddiasında yalancıdır! Bu konuda imtihan edildiğinde eski mizacına dönüverir. O halde tedavide sadece bilgilenmekle yetinilmemeli, aksine tedavi uygulamayla tamamlanmalı ve nefsin kibirlenme heyecanıyla harekete geçtiği yerlerde mütevazı kişilerin davranışlarını sergilemek suretiyle denenip imtihan edilmelidir.

İmtihanı Kazanmak İçin 5 Şeye Dikkat edin

Nefsin şu beş imtihandan geçirilmesi ve imtihanları kazanması, içerisindeki kibir vb. huyların çıkarılmış olduğunun göstergesidir:

1-► Kişi akranlarından biriyle bir konu hakkında konuşurken onun diliyle bazı gerçekler ifade edildiğinde bu durumu kabullenmek, ona uymak, haklı olduğunu itiraf etmek kendisini uyardığı ve doğruyu gösterdiği için ona teşekkür etmek kendisine ağır geliyorsa bu durum onun içinde kibrin yerleşmiş olduğunu gösterir. Bu halde olan kişi Allah’tan korksun ve kibir huyunu tedavi etmeye uğraşsın. Bilgi yönünden nefsini tedavi ederken onun değersizliğini, tehlikeli akıbetini ve kibrin yüce Allah’tan başkasına asla yaraşmadığını ona hatırlatmalıdır.

Uygulama yönünden yapması gerekenlere gelince, kendisine ağır gelen gerçeği kabul etmek için nefsini zorlamalı, akranını övüp yüceltmeli, acziyetini kabul ederek bu katkısından dolayı ona teşekkür etmeli ve şöyle demelidir: “Anlayışın ne kadar güzel! Ben bundan gafilmişim. Beni uyardığın için Allah sana iyilik versin.”

Hikmet müminin yitik malıdır, onu bulmasını sağlayan kişiye teşekkür etmelidir. Kişi sürekli olarak böyle davranmaya devam ederse onu huy edinir. Akranlarında olan güzel vasıfları söyleyip onları yüceltmek kişiye ağır geliyorsa onda kibir vardır. Bu şekilde davranmak baş başa kaldıklarında ağır gelmiyor da insanların içinde olunca ağır geliyorsa o kişide kibir yoktur ancak riya vardır. O zaman daha önce zikrettiğimiz ilaçları kullanmak suretiyle riyayı tedavi etmeye çalışsın. Hem baş başa kaldıklarında hem de topluluk içinde ekranını yüceltip övmek kişiye ağır geliyorsa onda kibir ve riya birlikte mevcuttur. Bu durumda ikinciden kurtulmadıkça birinciden kurtulmasının ona hiçbir faydası olmaz. Buna göre her iki hastalığı da tedavi etsin! Çünkü her ikisi de insanı helake sürükler.

2-► Çeşitli toplantılarda akranları ve emsalleriyle birlikte olduğunda onlara öncelik vermeli, onların arkasında yürümeli ve onlardan aşağıda oturmalıdır. Bunu yapmak kendisine ağır geliyorsa kibirli demektir. Bu ağırlığı ortadan kaldırıncaya kadar zorlamayla da olsa bu davranışları sergilemeye çalışsın. Böyle yaparsa kibirden kurtulur. Burada şeytanın bir tuzağı söz konusudur ki o da şudur:

Ayakkabıların bulunduğu yerde oturmak veya akranlarıyla arasına bazı adi kimseleri sokmakla bunun tevazu olduğunu zanneder. Oysa bu yaptığı kibrin ta kendisidir. Çünkü böyle yapmak kibirlilerin nefsine ağır gelmez. Çünkü onlar, yerlerini hak etme ve üstün tutma sebebiyle terk ettiklerine insanları inandırırlar. Böylece tevazu göstermek suretiyle yine kibirlenmiş olurlar! Aksine, burada yapılması gereken şey akranlarının önüne geçip onların yanında oturmak, onları bırakıp ayakkabıların bulunduğu yerde durmamaktır. İşte, kibir pisliğini içeriden söküp atan hareket budur.

3-► Fakirin davetine gitmek, arkadaşların ve akrabaların ihtiyaçlarını görmek için çarşıya gitmelidir. Bunu yapmak ona ağır geliyorsa bu bir kibirdir. Çünkü bu davranışlar güzel ahlaktandır ve sevabı çok fazladır. Nefsin bu davranışlardan kaçınması içindeki bir pislikten kaynaklanır. O halde kişi, kibir hastalığını ortadan kaldırmaya yarayan bazı bilgilere dair zikrettiklerimizi de hatırında tutup bu şekilde davranmaya çalışarak pisliği izale etmekle uğraşsın.

4-► Kendisinin, ailesinin ve arkadaşlarının ihtiyaç malzemelerini çarşıdan eve kadar taşımalıdır. Nefsi bunu yapmak istemezse bu bir kibir ve riyadır. Bunu yapmak sadece insanların görmesi halinde ona ağır geliyorsa bu bir riyadır. Bütün bunlar kalbin hastalıkları olup tedavi edilmedikleri takdirde kişiyi helak ederler. İnsanlar kalplerin tedavisini ihmal edip vücutlarını tedavi etmekle uğraşıyorlar. Oysa vücutların er ya da geç ölmeleri kaçınılmazdır. Kalplerin esenliği ise süreklidir. Tevazu sahiplerinin huylarından söz ederken onların kendi ihtiyaç malzemelerini yüklenip taşıdıklarını zikretmiştik.

5►- Pejmürde elbiseler giymelidir. Çünkü nefsin insanların önünde bu şekilde durmaktan kaçınması riya, yalnızken böyle yapması ise kibirdir. Hz. Peygamber (s.a.v) yünden yapılmış giysiler giyer, koyun sağar, yemekten sonra parmaklarını yalar ve kölelerin davetine icabet ederdi. Bir karesinde vali olan Ebu Musa el- Eş’ari (r.a) insanların elbiselerine özen göstereyim derken cemaat namazına geç kaldıkları söylenince yünden bir aba giyerek insanlara namaz kıldırmıştır. Halife Ömer b. Abdülaziz‘in de geceleri giydiği, siyah yünden bir entarisi vardı.

Daha önce söylediğimiz gibi, kişinin insanların önünde yapmaktan kaçındığı şeyler riya, yalnızken kaçındıkları ise kibirdir.

Bu husus iyice bilinmelidir. Çünkü neyin kötü olduğunu bilmeyen kişi ondan kaçınamaz. Hastalığın ne olduğunu bilmeyen de onu tedavi edemez.

Kaynak: İbnü’l-Cevzi / Minhacü’l-Kasıdin Ve Müfidü’s-Sadıkin / C: 2 / bkz: 139-151

sponsor
Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı